Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

06.12.2017

“Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın yarın Yunanistan’a bir resmi ziyareti olacak, devlet ziyareti olacak bildiğiniz gibi. Ziyaret, 1952’den beri 65 yıl sonra yapılan Cumhurbaşkanlığı düzeyindeki ilk seyahat olması açısından tarihi önem arz etmektedir. Sayın Yunanistan Cumhurbaşkanının davetine icabeten Sayın Cumhurbaşkanımız önce Atina’ya, daha sonra da Batı Trakya’ya, Gümülcine’ye bir ziyaret gerçekleştirecek.

Burada ikili ilişkiler, ekonomik konular, enerji, güvenlik, ulaştırma, turizm, kültür gibi başlıklar altında ikili ilişkilerimiz etraflı bir şekilde ele alınacak. Sayın Cumhurbaşkanımız mevkidaşıyla, ardından Yunanistan Başbakanıyla görüşmeler yaparak Atina programını orada akşam verilecek bir resmi yemekle tamamlayacak.

Özellikle Yunanistan’la bildiğiniz gibi çok derin kökleri olan tarihi ilişkilerimiz var her düzeyde insani, kültürel, siyasi, ekonomik alanlarda. Bu ziyaretin de bu ilişkilerin daha da geliştirilmesine ve derinleştirilmesine vesile olmasını arzu ediyoruz.

Bildiğiniz gibi Türkiye ve Yunanistan özellikle AB-Türkiye Göç Anlaşması sonrasında da göç meselesini, mülteci meselesini çözme noktasında en büyük sorumluluğu üstlenmiş iki ülke. Biz bildiğiniz gibi AB Anlaşması çerçevesinde üzerimize düşen bütün sorumlulukları hakkıyla yerine getirdik. Ama maalesef AB tarafında bütün kamuoyunun da bildiği gibi ne vaat edilen finansmanın temini konusunda, ne Türk vatandaşlarının Schengen Vizesine dahil edilmesi konusunda, ne de yeni fasılların açılması konusunda beklenen gelişmeler, verilen vaatler yerine getirilmedi, bunu da tekrar bu vesileyle hatırlatmak isterim.

Yunanistan’ın Türkiye’nin AB üyeliğine bugüne kadar vermiş olduğu destek memnuniyet vericidir. Bu ve diğer konularda da kapsamlı görüşmelerimizi yarın ve öbür gün inşallah Atina’da gerçekleştireceğiz. Ayrıca, ardından Cuma günü de Batı Trakya’ya yapacağımız ziyarette de oradaki Türk Müslüman azınlıkla Sayın Cumhurbaşkanımız buluşacaklar. Daha önce bildiğiniz gibi 2005 yılında da Batı Trakya’ya Sayın Cumhurbaşkanımızın bir ziyareti olmuş ve tarihi hasretin en azından nispeten giderilmesi konusunda bir adım atılmış idi. Ben yine bizim azınlık vatandaşlarımızın orada Cumhurbaşkanımızı büyük bir hasretle, şevkle beklediğini biliyorum. İnşallah orada da güzel bir buluşma olacak.

İkinci önemli konu arkadaşlar, bildiğiniz gibi Kudüs konusuyla ilgili Amerikan Yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması yolunda bir hazırlığının olduğuna dair haberler birkaç gündür gündemimizi meşgul ediyor. Nitekim bizim de Amerikalılarla yaptığımız temaslar neticesinde Başkan Trump’ın bu yönde bugün bir açıklama yapacağı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağına dair haberleri almış bulunmaktayız. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımız dün ilk tepkimizi verdi.

Kendisi bundan önce Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas olmak üzere Arap dünyasında birçok liderle, İslam dünyasında hükümet ve devlet başkanlarıyla da görüşmeler gerçekleştirdi. Şu anda da bu sabah itibariyle Malezya, Tunus, İran, Katar, Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya devlet ve hükümet başkanlarıyla telefon görüşmeleri yaptı, yapmaya da devam ediyor. Gün boyunca da bu telefon görüşmeleri ve istişareler devam edecek.

Bildiğiniz gibi Kudüs’ün hem tarihi statüsü, hem dini statüsü, hem de hukuki statüsü itibariyle İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi her şeyden önce uluslararası anlaşmalara, BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı, vahim bir hata olacaktır. Konunun hukuki temeline baktığımızda, 1947’den bu yana alınan Birleşmiş Milletler kararlarının hiçbirisinde Kudüs’ün İsrail tarafından işgal ve ilhak edilmesi ne kabul edilmiş, ne de tanınmıştır. 1967 yılında İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal etmesi üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 4 Temmuz 1967 tarihli 2253 sayılı kararla İsrail’e Kudüs’ün statüsünü değiştirecek her türlü adımdan içtinap etmesi, kaçınması çağrısında bulunulmuştur.

Yine aynı şekilde İsrail 1980 yılında Kudüs’ü ilhak kararı almış, uluslararası hukukun ağır biçimde ihlali olan bu gelişme karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 20 Ağustos 1980 tarihli ve 478 sayılı kararla işgalci güç İsrail’in Kudüs’ün karakterini ve statüsünü değiştirecek tüm idari ve yasal önlem ve faaliyetlerinin ve bu konuda kabul ettiği temel yasanın hükümsüz olduğunu ilan etmiştir. 1980’de alınan bu karardan beri bizim açımızdan da herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. İsrail’in aldığı bu kararı, bu ilhak ve işgal politikalarını tanımadığımızı burada bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler’de alınan bu kararda İsrail nezdindeki diplomatik misyonların Kudüs’te bulunamayacağına dair bir madde de vardır. Ve buna binaen de Kudüs’te birkaç ufak tefek ülke dışında herhangi bir diplomatik misyon büyükelçilik düzeyinde bulunmamaktadır.

Milletimiz 400 yıl hizmet ettiği Kudüs’e karşı tarihi bir sorumluluk hissetmektedir. Her kesimden vatandaşlarımız İslam dünyasının her tarafından toplumlar Filistin ve Kudüs konusunda tam bir birlik içerisindedirler. Kudüs, bizim onurumuzdur, Kudüs bizim ortak davamızdır. Kudüs, dün Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi bizim kırmızı çizgimizdir. İslam’ın ilk kıblesi ve üçüncü en kutsal mescidi olan Haremi Şerif’in de yer aldığı Kudüs’ün kutsiyetinin ve tarihi statüsünün muhafazası tüm Müslümanlar açısından hayati bir öneme sahiptir.

Fakat konu sadece Müslümanlarla sınırlı değildir, Kudüs üç semavi dinin mensuplarının paylaştığı bir şehir olarak sadece İsrail’in yahut Yahudilerin-Musevilerin değil Hristiyanların ve Müslümanların da tarihi ve dini haklarının, hafızalarının, geleneklerinin olduğu son derece önemli bir şehirdir. İslam İşbirliği Teşkilatı da geçmişte aldığı kararlarla Kudüs’ün statüsünde değişiklik yapmaya dönük her tür girişimin gayri hukuki olduğunu ve tanınmayacağını müteaddit kereler ifade etmiştir.

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz Temmuz ayında Haremi Şerif’te yaşanan kriz üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 21 Ağustos tarihinde Ürdün’ü ziyaret etmiş, Ürdün Kralıyla gerçekleştirdiği görüşmede de bu statünün muhafazası yönünde atılması gereken adımları istişare etmiştir. Bildiğiniz gibi Ürdün Devleti’nin Filistin’deki vakıf mallarının ve varlıklarının korunması konusunda özel bir sorumluluğu bulunmaktadır, uluslararası hukukun onlara verdiği bir hak ve sorumluluktur bu. Biz de bu çerçevede Ürdün Yönetimiyle yakın temas içerisinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Yine bu çerçevede bildiğiniz gibi Ürdün Kralı II. Abdullah bugün ülkemizi ziyaret edecekler ve diğer konuların yanında Filistin davası ve Kudüs meselesi de Sayın Cumhurbaşkanımızla Sayın Kral’ın gündeminde yer alacaktır.

Tarihi, dini ve hukuki mülahazaların yanı sıra Kudüs’ün mevcut statüsünün muhafaza edilmesi ve İsrail’in mülkü gibi lanse edilmesinin hatasının, yanlışının, vahim hatasının önlenmesi konusunda ayrıca atılması gereken adımlar olduğu da bir hakikattir. Zaten şu anda kırılgan olan Ortadoğu Barış sürecini adeta ortadan kaldıracak bu vahim hatadan Amerikan Yönetiminin derhal dönmesi çağrısında bulunuyoruz.

Herkesin yıllardır ifade ettiği gibi iki devletli çözüm Doğu Kudüs’ün gelecekte kurulacak olan tam bağımsız, egemen ve sürdürülebilir bir Filistin Devletinin başkenti olarak tanınması, Ortadoğu barış sürecinin en temel unsurlarından birisidir. Bunun dışında atılacak her tür adım Ortadoğu barış süreciyle ilgili, Filistin meselesiyle ilgili, hatta daha ileri gidersek İslam-Batı ilişkileriyle ilgili yeni çatışma alanlarına, yeni husumetlere, yeni gerginliklere kapı aralayacaktır. Dolayısıyla bütün bu mülahazalar ışığında mevcut statünün korunması ve Kudüs’ün aynı zamanda Filistinlilerin, Arapların, Müslümanların bir kenti olduğu gerçeğinin de kabul edilmesi gerekmektedir.

Bütün bu mülahazalar çerçevesinde Kudüs’ün statüsüne ve bölge barışına ilişkin hassasiyet arz eden bu gelişmeler karşısında İslam ülkeleri arasında ortak hareket etmeye ve koordinasyon sağlamaya dönük olarak Sayın Cumhurbaşkanımız İslam İşbirliği Teşkilatı’nı olağanüstü zirveye davet etmektedir.

Önümüzdeki hafta 13 Aralık Çarşamba günü İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesi İstanbul’da Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde toplanacaktır. Bildiğiniz gibi, Sayın Cumhurbaşkanımız İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanlığını da yürütmektedir. Kendisinin bu çağırısının amacı, Kudüs’e yönelik Amerikan yönetiminin ve İsrail yönetiminin atacağı adımlara karşı İslam ülkeleri arasında tam bir işbirliği, dayanışma ve koordinasyonu sağlamaktır. Kendisinin bu sabahtan beri ve gün boyunca da yapacağı telefon görüşmelerinin de öncelikli amacı, bu koordinasyonu sağlamaktır.

Fakat konu sadece İslam İşbirliği Teşkilatı üye ülkeleriyle de sınırlı değildir, bu aynı zamanda bir dünyanın vicdanını ayağa kaldırma meselesidir. Bu çerçevede de Sayın Cumhurbaşkanımız Müslümanlara, Hıristiyanlara, Yahudilere, din adamlarına, akademisyenlere, sivil toplum kuruluş temsilcilerine ve dünya kamuoyunun diğer paydaşlarına dönük olarak bir çağrıda bulunacaktır, bununla ilgili çağrı mektubunu da bugün öğleden sonra sizlerle paylaşacağız.

Burada ben yine bu çerçevede barış ve huzur taraftarı olan bütün Musevileri, Katoliklerin Ruhani Lideri olan Papayı, Protestan ve Ortodoks kiliselerini, diğer din adamlarını, tarihçileri, akademisyenleri, STK’ları ve konuyla ilgili hassasiyet sahibi olan bütün çevreleri bu vahim hatadan dönülmesi konusunda birlik, beraberlik içinde ve dayanışma içerisinde hareket etmeye davet ediyorum.

Yaptığımız istişareler çerçevesinde Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman Bin Abdülaziz’in dün Amerikan Başkanı Trump’la yaptığı telefon görüşmesinde verdiği mesajları da memnuniyetle karşıladığımızı ifade etmek isterim. Nitekim Sayın Kral da Trump’a böyle bir adımın vahim bir hata olacağını ve bütün İslam dünyasına karşı büyük bir provokasyon olacağını ifade etmiştir.

Kudüs’ün kutsiyeti, Harem-i Şerif’in kutsiyeti, tarihi değeri Müslümanlar açısından kıymeti dini ve tarihi önemi, ayrıca devam etmekte barış süreci, uluslararası hukuk, bütün bu unsurlarla beraber düşünüldüğünde, Kudüs’le ilgili olarak bu adımın atılması vahim bir hata olacaktır. Biz de bu hatadan dönülmesi için elimizden gelen bütün gayreti bugüne kadar gösterdiğimiz gibi, bundan sonra da göstermeye devam edeceğiz.

Kudüs’le ilgili olarak sadece tabii ki Kudüs’ün tanınması meselesi değil, aynı zamanda İsrail’in devam etmekte olan işgaliyle ilgili de bu işgalin sona erdirilmesi, yerleşimci ya da işgalcilik politikalarının sona erdirilmesiyle ilgili de atılması gereken adımlar bu zirvede etraflı bir şekilde ele alınacaktır.

Hatırlarsınız, İslam İşbirliği Teşkilatı da 1969 yılında Kudüs’te Harem-i Şerif’e karşı yapılan bir saldırının ardından kurulmuş idi. Dolayısıyla İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak Sayın Cumhurbaşkanımız da bu tarihi sorumluluğu bütün dünyaya hatırlatmak amacıyla bu zirve çağrısında bulunmaktadır, önümüzdeki hafta bu zirveyi de İstanbul’da gerçekleştireceğiz.

Bir diğer konu, bildiğiniz gibi Suriye’ye ilgili süreç devam ediyor. 22 Kasım’da Soçi’de yapılan 3’lü zirvenin ardından bir Suriye Ulusal Diyalog Kongresinin toplanması yönünde bir karar alınmış idi, bununla ilgili çalışmalar da şu anda devam ediyor. Bu toplantıya kimlerin davet edileceği, hangi grupların dahil edileceği konusu da şu anda 3 ülke arasında çalışılmaya devam ediyor. Henüz tarih belirlenmiş değil, Ocak-Şubat ayı içerisinde gerçekleşmesi öngörülüyor.

Bizim bu konudaki temel ilkemiz, bildiğiniz gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği çerçevesinde Suriye’nin bütün meşru temsilcilerinin bu kongreye davet edilmesi. Bu ne anlama geliyor? Demek ki, bu PYD, YPG gibi teröre bulaşmış ve Suriye’nin toprak bütünlüğünden ziyade kendisine bölgede, Suriye’de özerk birtakım statüler peşinde olan grupların bu kongreye davet edilmemesi ilkesidir ki zaten Soçi’deki zirvede de Sayın Cumhurbaşkanımız bunu kayda geçirmek suretiyle çalışmaların bu yönde ilerlemesinin önünü açmış bulunmaktadır. Geçiş süreciyle ilgili çalışmalar da şu anda devam etmektedir.

Tabii PYD ve YPG’yle Amerika Birleşik Devletleri’nin devam eden işbirliğini de bu çerçevede tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Sayın Trump’ın 24 Kasım’da telefon görüşmesinde Sayın Cumhurbaşkanımıza söylediği, ‘bundan sonra PYD’ye silah yardımı yapılamayacak’ sözünün maalesef Amerikan Yönetimi tarafından, başka birimler tarafından naks edildiğini, başka yönlere çekildiğini, tevil edilmeye başladığını, sahada da bu yardımların devam ettiğini görüyoruz.

Bu, bizim açımızdan ne izah edilebilir, ne kabul edilebilir bir durumdur. Zira bugüne kadar PYD ve YPG’yle ilişkilerinin geçici ve tamamen DEAŞ’a yönelik olduğunu söyleyen Amerikan yönetimi, DEAŞ tehdidinin ortadan kalkmasından sonra artık bu ilişkiyi sürdürmek için elinde hiçbir gerekçe olmadığını da çok açık ve yakın bir şekilde bilmektedir; biz de kendilerine bunu hatırlatmaya devam edeceğiz.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bir terör örgütüyle bir başka terör örgütünü bertaraf edemezsiniz. YPG ve PYD verilen her silah, her mühimmat, her kurşun, aynı zamanda dolaylı olarak PKK’ya verilmiş bir destektir ve biz bunu delilleriyle Amerikan yönetimine birçok defa sunduk. Ama hala bu politikada ısrar edilmesi, acaba başka hesapların, başka planların olduğu fikrini akla getirmektedir. Biz bu konuda ilkeli ve kararlı tutumumuzu aynen devam ettireceğiz ve Amerika Birleşik Devletleri’nin PYD ve YPG’ye verdiği bu desteğin sonlandırılması için gerekli girişimlerimizi sürdürmeye de devam edeceğiz.

Soru: Az önce aktardınız Sayın Cumhurbaşkanının bazı temaslarının olduğunu, önümüzdeki süreçte de bir liderler zirvesinin toplanacağını ve Amerika’dan gelen açıklamaların da Trump’ın Kudüs’ün başkent olarak tanınması yönünde bir açıklama yapacağına ilişkin. Şayet bu adım atılırsa, Sayın Cumhurbaşkanı dün grup konuşmasında İsrail’le diplomatik ilişkilerin durdurulabileceğini, koparılabileceğini söyledi. Benzer bir adımın Amerika’yla da atılması söz konusu mu? Bir de, Sayın Cumhurbaşkanının Turmp’la bir telefon görüşmesi daha yapacağını biliyoruz; Kudüs konusunun, acaba o görüşmeyi daha erkene çekmesi söz konusu mu, planlanan bir tarih var mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Takip telefonu konusunda Sayın Trump 24 Kasım’da yaptığımız telefon görüşmesinde kendisinin Cumhurbaşkanımıza bir hafta, 10 gün içerisinde döneceğini ifade etmişti, şu anda bu görüşmenin ayarlanmasıyla ilgili çalışmalar devam ediyor. Tabii ki bu görüşme bugün, yarın, öbür gün gerçekleştiğinde Sayın Cumhurbaşkanımız da bu konuyu Sayın Trump’a doğrudan iletecekler, hassasiyetlerimizi kendilerine aktaracaklar.

Atılacak diğer diplomatik adımlar söz konusu olduğunda, bununla ilgili hem kendi iç istişarelerimiz, hem de İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesinde yapacağımız istişareler neticesinde alınacak kararlara göre hareket edeceğiz. Biz burada hakkın, hukukun ve istişarelerin neticesinde alınacak kararları takip edeceğiz.

Burada İslam ülkelerinin birlik, beraberlik içerisinde hareket etmesi büyük önem arz ediyor. Yani bu konu hakikaten sadece bir Filistin meselesi değildir, bir Ortadoğu meselesi değildir, bu mesele bir İslam dünyası meselesidir. Hatta küresel bir mesele haline gelmektedir bu tanımayla. Çünkü bu artık bir vicdan meselesidir, adalet meselesidir. İsrail’in işgalinin ortaya çıkarttığı fiili durumları hukuki hale getirme çabası, maalesef Amerikan yönetiminin ve İsrail yöntemlerinin yaklaşık 40 yıldır, 50 yıldır izlediği bir politikadır.

Bunu bizim kabul etmemiz hiçbir şekilde mümkün değildir. Bunun önlenmesi için de yapacağımız istişareler neticesinde ne tür adımların atacağını hep birlikte değerlendireceğiz. Burada bütün İslam ülkelerinin, bütün Müslüman toplumların, aynı şekilde Hıristiyanların, Yahudilerin, barış yanlısı bütün grupların seslerini yükseltmesi, bu küresel kampanyaya katılması ve bu vahim hatadan dönülmesi yönünde bir çaba sarf etmesi büyük önem arz etmektedir.

Soru: Dün Sayın Cumhurbaşkanı grup toplantısında Amerika’daki Zarrap davasıyla ilgili konuştu, ‘Türkiye’ye karşı bu bir komplodur’ dedi. Bir de şunu cümlesi çok dikkat çekti: ‘Şantaj aracı olarak kullanmak üzere gündemde tutulduğu açıkça görüldü.’ Bu ‘şantaj’ kelimesinin içini biraz doldurmak gerekirse neler söylersiniz efendim, yani en kötü senaryo ne olabilir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi şu ana kadar davanın seyrine, medyadaki yansıtılma biçimine, özellikle de mahkemenin tutumuna baktığınızda, bunun Türkiye’ye karşı siyasi bir operasyon haline getirildiği çok açık bir şekilde görülmektedir. Mesele artık hukuki bir dava olmaktan çıkmış, hatta İran ambargosuyla ilgili hukuki bir konu olmaktan çıkmış, çok başka yerlere çekilmeye çalışılan bir siyasi dava haline getirilmiştir.

Nitekim bu mahkemenin başında bulunan hakimin geçmişte FETÖ’cülerin davetiyle Türkiye’de programlara katıldığı bilinmektedir. Mahkemede özellikle dünden beri Rıza Zarrap’ın yaptığı açıklamalar ortadadır, hapishaneden çıkmak için ne tür bir anlaşma yaptığı, bunun için ne tür yalanlar söylemeye hazır olduğu da kendisi tarafından ifade edilmiştir.

Bütün bunlar yaşanırken hala bu davanın salt bir ambargoyla ilgili hukuki, teknik bir dava olduğunu söylemek mümkün değildir. Bura üzerinden Sayın Cumhurbaşkanımıza, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türkiye Cumhuriyeti’nin üst düzey yetkilerine dönük bir siyasi algı operasyonu yapılmaya çalışılmaktadır. Biz tabii ki hukuki olarak Halkbank üzerinden gerekli desteği verdik, vermeye devam edeceğiz. Bunu hukuki çerçevede izlemeye devam edeceğiz. Ama zannediyorum kamuoyumuz da bu davanın nasıl siyasi bir araç haline getirildiğini, Türkiye’ye karşı bir şantaj olarak kullanılmak istendiğini çok açık bir şekilde görmektedir.

Soru: İki sorum olacak. Öncelikli olarak Kudüs konusunda İsrail’den gelen açıklamalar, İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ve ardından Milli Eğitim Bakanının Cumhurbaşkanımızı hedef alan açıklamalarını, ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan her fırsatta İsrail’e saldırmak için fırsat arıyor’ şeklindeki sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci sorum da, dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında gazetecilerin basın özgürlüğünü savunurken ATV ve A Haber’i hedef alan tehditvari açıklamalarını nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: İsrailli yetkililerinin yaptığı açıklamalarla ilgili olarak şunu söyleyeyim: Sayın Cumhurbaşkanımız Filistin konusunda, diğer bütün konularda olduğu gibi hakikatleri söylemeye bugüne kadar nasıl devam ettiyse bundan sonra da devam edecektir. İsrailliler bundan ister rahatsız olsunlar, ister mutlu olsunlar, bu bizi ilgilendirmez.

Cumhurbaşkanımıza yönelik bu ifadeleri kullanmalarının sebebi de bu gerçekleri onlara hatırlatmalarıdır. Bu gerçeklerden rahatsız oldukları için hem uluslararası hukuk, hem dünya vicdanında gayrimeşru bir noktada bulunduklarını gayet iyi bildikleri için ve Cumhurbaşkanımız da bunu her fırsatta onlara hatırlattığı için elbette bu açıklamalardan rahatsızdırlar.

Şimdi burada İsrail Milli Eğitim Bakanının maalesef ‘Erdoğan son yıllarda İsrail’e saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmadı’ ifadesi de son derece manidar. Düşünebiliyor musunuz, Filistin topraklarını işgal bir devletin bakanı bu sözleri söylüyor. Yani işgalin kendisini meşru ve makul göstermeye çalışırken, bu işgalin gayrimeşru, gayriahlaki olduğunu söyleyen kişi burada suçlu hale getirilmeye çalışılıyor. Bunun akılla, vicdanla, izanla, hukukla yakından-uzaktan en ufak bir ilgisi, alakası olmadığı da ortadadır.

Aslında bunu bütün dünyada görmektedir. Yani bu çerçevede ben İsrail’in işgal politikalarının sona erdirilmesi ve iki devletli çözümün hayata geçirilmesi konusunda Avrupa ülkelerinden gelen olumlu sesleri de gayet müspet değerlendirdiğimizi ifade etmeliyim. Özellikle Kudüs konusunda Fransa Cumhurbaşkanının, Alman makamlarının yaptığı açıklamaları memnuniyetle karşıladığımızı ifade etmek isterim. Dolayısıyla burada İsrailli yetkililer hakikatleri ifade ettiği için Sayın Cumhurbaşkanımıza saldırmak yerine, kendilerinin yaptığı vahim hataları, işgal politikalarını, Filistinlilerin topraklarını çalma politikalarını, her gün Filistinlileri kendi topraklarında parya konumuna indirme gayretlerini sona erdirmenin yoluna baksınlar.

İkinci sorunuzla ilgili, ben dün A Haber’e de bağlanmak suretiyle bu konuda bir değerlendirme yaptım. Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamaları, kabul edilemez hiçbir şekilde. Hedef göstererek, tehdit ederek bir basın kuruluşunu isim vererek hedef göstermesi ne basın özgürlüğüyle, ne çoğulculukla asla bağdaştırılabilir bir konu değildir. Ben dün de ifade ettim, A Haber ve ATV’ye bu saldırısının temel sebebi, bu haber kanalının milli ve yerli bir duruş sergilemesi ve kendisinin bu yayınlardan rahatsız olmasıdır.

Daha da ileri gittiğinizde Sayın Kılıçdaroğlu’nun son bir haftadır, 10 gündür, ‘işte açıklayacağım yer yerinden oynayacak’ vesaire diye ortaya attığı iddiaların altının ne kadar boş olduğunu da hepimiz gördük, kamuoyu da gayet iyi gördü. Ve maalesef aynı senaryo tekrar ediyor. FETÖ’cülerin, Türkiye düşmanı çevrelerin ellerine tutuşturdukları üç-beş kâğıt parçasıyla Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı, ailesine karşı bir algı operasyonu yapmaya çalıştıklarını zannediyorlar, ama sadece kendi hezimetleri içerisinde debeleniyorlar.

Bu tür iddialarla, bu tür saldırılarla, bu tür ‘çamur at izi kalır’ yaklaşımlarıyla ne Sayın Cumhurbaşkanımızı, ne Hükümeti hiçbir şekilde karalama, lekeleme gibi bir başarı elde edemeyeceklerini milletimiz zaten her seferinde sandığa gitmek suretiyle bunu gösteriyor. Yani burada nihai takdir, nihai hakem milletin kendisidir.

Bugüne kadar seçimlerde alınan sonuçlar ortadır, milletimizin Sayın Cumhurbaşkanımıza gösterdiği teveccüh ortadadır. Sayın Kılıçdaroğlu’nun siyasi performansı da ortadadır. Dolayısıyla burada milletin bu konuda nasıl net bir tutum içinde olduğu, nasıl bir zihni açıklık içerisinde olduğu da izahtan varestedir.

Soru: Bu konuyla ilgili olduğu için sabah da bir suç duyurusu galiba Sayın Cumhurbaşkanı yaptı. Gerekçesini sizden dinleyebilir miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Sayın Cumhurbaşkanımıza ‘vatana ihanet’ gibi son derece çirkin bir suçlamada bulunduğu için avukatları şu anda bir suç duyurusunda bulundular.

Soru: 2019 seçimlerine gidilen süreçte özellikle Milliyetçi Hareket Partisi cephesinden ittifak söylemleri geliyor, Devlet Bahçeli’nin de ‘cumhur ittifakı’ adını verdiği bir çalışması var anlaşıldığı üzere. Bu yönde bir çalışma var mı AK Parti ya da Cumhurbaşkanlığı kanadında? ‘Yasal zemine oturtulması lazım ittifakın’ demişti Devlet Bahçeli, bu konuda bir hazırlık var mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bildiğiniz gibi 15 Temmuz darbe girişiminden sonra özellikle Milliyetçi Hareket Partisi son derece milli, yerli, bütün ülkenin menfaatini gözeten, parti çıkarlarından önce ülkenin çıkarlarını önceleyen bir tutum içerisinde oldu ve bu bizim için son derece memnuniyet verici bir tutumdur, durumdur. Bu süreçte tabii ki birtakım doğal ittifak ortamlarının oluşması kaçınılmazdır, doğaldır; Sayın Bahçeli de bunu bu şekilde ifade etti. Teknik anlamda seçim öncesi bir ittifak, seçime giderken bir ittifak şeklindeki çalışma elbette daha detaylı, partiler arası, genel merkezler arasında bir çalışmayı gerektirmektedir. Benim Genel Merkezden aldığım bilgi çerçevesinde şu anda yürüyen teknik bir çalışma yok; ama bununla ilgili gerekli görüşmeleri Genel Merkezdeki arkadaşlarımız yaparlar. Parti kanalları üzerinden zaten bir çalışma olduğu zaman da bunu kamuoyuyla paylaşırlar.

Soru: ABD yönetimiyle Cumhurbaşkanı son dönemde de Trump’la oldukça yoğun bir telefon diplomasisi gerçekleştiriyor. Benim anlamadığım veya birçok insanın anlamadığı şeyi merak ettiğim için soruyorum: ABD’de Sarraf davasıyla başlayan, Ortadoğu’da Suriye’yle devam eden ya da Irak’ta devam eden bu üçgende ABD yönetimi ile ilgili olarak asıl sıkıntı ne? ABD’nin özellikle Türkiye’ye yönelik bir siyasi operasyon yaptığı yönünde algının güçlenmesi mi, yoksa ABD yönetimiyle ABD derin devleti arasında bir farklılık olduğu için mi bunun yansımasının bize bu şekilde geldiği? Ben bu sorunun yanıtını merak ediyorum. Siz ne düşünüyorsunuz, gerçekte sıkıntı nerede başlıyor?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi tabii Trump’ın yönetime, işbaşına gelmesinden sonra Amerikan yönetimi içerisinde birtakım çatlakların oluştuğu, farklılıkların ortaya çıktığı aşikar. Yani Sayın Trump da hem kendi istihbarat örgütleriyle, yargı birimleriyle, medyayla, Amerikan bürokrasisiyle bir mücadele içerisinde; bunu hepimiz görüyoruz, kendisi de bundan şikayetçi…

Dolayısıyla içeride tabii hangi gruplar hangileriyle nasıl mücadele ediyor vesaire bu konuda bizim yorum yapmamız çok doğru olmaz. Ama bizi ilgilendiren kısmı, yani Türk-Amerikan ilişkilerine bunun yansımasına baktığınız zaman, bunun bir sorun olduğu da ortada. İşte en son örneği Sayın Başkanın, yani Başkan olarak ve Başkomutan sıfatıyla ‘bundan sonra PYD’ye silah verilmeyecek’ dedikten sonra Pentagon’un ‘hayır, biz bu desteğe devam edeceğiz’ açıklamasını yapması… Şimdi tabii bizim beklentimiz herhalde Amerikan Başkanının söylediği nihai olan sözdür ve bunun yerine getirilmesi gerekir. Bu bir talimatsa, bunun yerine getirilmesi gerekir. Bu konuda kendi aralarında bir netliğin oluşması, ortaya çıkması gerekir diye düşünüyoruz.

Davalar meselesinde demin de söyledim, yani bu New York’ta görülen davanın yargı bağımsızlığına bizim saygımız var. Fakat mahkemenin şu ana kadar hakimin sorduğu sorulardan bunun dediğim gibi medyaya yansıtılma şekline kadar bunun bir siyasi şantaj aracı haline getirildiğini, bir siyasi algı operasyonunun parçası haline getirildiğini hepimiz görüyoruz, hayretler içerisinde de izliyoruz.

Dolayısıyla, yani bu konuda olsun, PYD’ye destek konusunda olsun, FETÖ’nün Amerika Birleşik Devletlerinde bu kadar rahat hareket etmesine izin verilmesi konusunda olsun, bütün bu alanlara baktığınız zaman Türkiye’yle sürekli sorun üreten, Türk-Amerikan ilişkilerini riske atan, sıkıntıya sokan yaklaşımların öne çıktığını görüyoruz.

Mesela FETÖ konusunda da bakın biz bugüne kadar FETÖ’yle ilgili ne Amerika Birleşik Devletlerinden, ne bir başka ülkeden hukukun sınırları dışında herhangi bir talepte bulunmadık. Amerika Birleşik Devletleri’yle 60’lı yıllarda imzaladığımız Suçluların İadesi Anlaşması çerçevesinde Türkiye’de yargılanan, hakkında tutuklama kararı bulunan kişilerin ülkemize iadesini istedik ve bunlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bunlar Amerikan vatandaşı da değil, yargılanması gereken yerler buralardır. Bunlar hakkında çok ciddi iddialar bulunmaktadır. İddiaların ötesinde mahkemelerde çok açık, net deliller ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu kaçan kişiler Amerika Birleşik Devletleri’nde bu kadar rahat hareket edebiliyorlarsa, ister istemez bizim kamuoyumuzda da, ‘Acaba bunları koruyan-kollayan birileri mi var? Amerikan yönetiminin bunlar neresinde, Amerikan derin devletinin içindeki hangi gruplar bunları koruyor-kolluyor?’ diye soruların sorulması gayet doğaldır. Bizde bu soruları Amerikan yönetimine yöneltiyoruz, ama şu ana kadar tatmin edici bir cevap alabilmiş değiliz.

Türk-Amerikan ilişkilerinin önemi açısından karşı karşıya bulunduğumuz stratejik tehditler, meydan okumalar dikkate alındığında böyle bir sorunun, FETÖ gibi bir urun Türk-Amerikan ilişkilerinde bir sorun olmaya devam etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Yani daha rasyonel bir yaklaşım bu meselenin çözülmesi ve bu suçluların hakkında tutuklama kararı bulunan, mahkemeleri devam eden kişilerin Türkiye’ye iade edilmesidir. Böylece bu sorun da Türk-Amerikan ilişkileri arasında bir pürüz olmaktan çıkar. Fakat maalesef biz şu ana kadar bu yönde ne Obama yönetiminden, ne Trump yönetiminden kararlı, güçlü bir duruş göremedik. Bu konudaki taleplerimizi gene hukukun çerçevesinde biz iletmeye devam edeceğiz.

Soru: Türkiye bu davaların hukuki olmadığını ve bir kumpas davası olduğunu her fırsatta söylüyor. Ancak bu davaların sonucunda eğer Türk bankacılık sistemine ya da bankalarına yönelik bir ceza çıkarsa Türkiye’nin tavrı ne olur?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bu konuda aslında geçmişte de örnekleri var, bazı Avrupa bankalarıyla ilgili de birtakım davalar olmuş, bazılarında dava öncesi anlaşmalar yapılmış idi. Hukuki süreci hep birlikte izleyelim. Halkbank bu konuda iyi bir avukatlar ekibi oluşturdu, arkadaşlar çalışıyorlar. Hukuki davanın gerçekten hukuki bir zemine oturmasını bir görelim, oturduğunu bir görelim, bakalım iddialar nedir, buna karşı Halkbank’ın vereceği cevaplar, savunma-avukat takımının vereceği cevaplar, bütün bunları bir görelim, ondan sonra gerekli adımlar atılacaktır elbette.

Ama biz başta da hep ifade ettik, biz herhangi bir şekilde uluslararası hukuka aykırı bir işlem yapmamıştır Türkiye Cumhuriyeti. Kendi ulusal çıkarları çerçevesinde şeffaf bir şekilde bu çalışmaları o yıllarda yürütmüştür. Ama dediğim gibi, şimdi bu konuların böyle tekrar gündeme getirilmesi, yani 17-25’te FETÖ savcılarının Türkiye’de yapamadığı, başaramadığı şeyi New York üzerinden hayata geçirmesini de herhalde hepimiz çok açık, net bir şekilde görüyoruz.

Soru: Efendim, İdlib’de gözlem noktaları oluşturulmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afrin’de de bu gözlem noktalarının oluşturulacağını söylemişti. Olası Afrin operasyonu için hazırlıklar hangi aşamada bunu sormak isterim ve bir tarih verilebilir mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi İdlib’de bildiğiniz gibi Astana’da yapılan anlaşma çerçevesinde çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması için Türkiye olarak biz 12 gözlem noktasının sorumluluğunu üstlenmiş durumdayız. Şu anda bunun 3’ü tamamlandı ve o çalışmalar devam ediyor. Orada tabii bizim askerlerimiz gözlemci olarak bulunuyorlar. İdlib’deki kritik durumu biz de yakından takip ediyoruz. Şu anda İdlib’in nüfusu 2 milyona ulaşmış durumda. Orada özellikle sivillere dönük herhangi bir saldırının olmaması, yeni göç dalgalarının önlenmesi açısından ehemmiyet arz ediyor.

Afrin’le ilgili sorunuza gelecek olursak, Afrin’le ilgili Türkiye’ye dönük tehditler olduğunda zaten Türk Silahlı Kuvvetlerimiz anında sınırdan cevap vermektedir. Bunun ilerisinde bir tehditle karşı karşıya kaldığımızda, bir tehdit değerlendirmesi yaptığımızda Türkiye Cumhuriyeti olarak orada da gerekli adımı kimseye danışmadan kendi milli imkan ve kabiliyetlerimiz çerçevesinde atarız. Bu bir takvim vermekten ziyade sahadaki gelişmelerle şekillenecek, tebellür edecek bir konudur.

Soru: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz hafta Almanya Başbakanı Merkel’le görüştü. O görüşmede Merkel firari FETÖ’cü Adil Öksüz’ün yakalanması yönünde bazı talimatlar verdiğini söyledi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a. Bu konuda bir gelişme var mı Adil Öksüz’le ilgili? Bir de, Almanya’da 9 bine yakın FETÖ’cünün iadesi de söz konusu, bu konuda Almanya’dan olumlu bir sinyal geldi mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi son dönemde Alman makamlarıyla yaptığımız temaslar neticesinde Almanya’nın gerek PKK terör örgütüne, gerekse FETÖ terör örgütüne karşı daha ciddiyetle ve sorumlulukla hareket etmeye başladığına dair bazı emareler görüyoruz. Bir kere bunu memnuniyetle karşıladığımızı ifade edelim; ama bunu yeterli görmüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın Alman Cumhurbaşkanı, ardından Şansölye ile yaptığı telefon görüşmelerinde bu konular da etraflı bir şekilde ele alındı.

Adil Öksüz konusu telefon görüşmesinde gündeme geldi. Sayın Merkel de bu konuda bu kişinin Almanya’da bulunup-bulunmadığına dair, çünkü hakkında kırmızı bülten de çıktı, derhal çalışma başlatacaklarını geçen hafta ifade ettiler. Şu ana kadar bize ulaşmış yeni bir bilgi yok bununla ilgili; ama biz bu konunun takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Soru: Hem CHP, hem MHP Zarrab’ın Türkiye’de yargılanması gerektiğini dile getiriyor. Bu gelinen noktadan sonra bu mümkün mü efendim?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi oradaki, New York’taki tabii dava sürecini bir görelim. Yani kendine göre bir anlaşma yapmış, itirafçı olmuş, sonuçları ne olacak, nereye gidecek, onu bir görelim bakalım. Tablo netleştikten sonra onunla ilgili bir değerlendirme yapmak daha isabetli olur.”