Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

24.04.2017

“Özellikle referandum sürecinde ve hemen ardından Avrupa'da bazı çevrelerde yapılan değerlendirmeler oldu. Türkiye'nin nasıl bölündüğüne dair yanlış tespit ve okumaları oldu. Batı demokrasilerinde yapılan seçimlere baktığınız zaman, bir kere seçime katılım oranlarının yüzde 50’i, 60’ları aşmadığını görüyoruz. Biz hiçbir zaman çıkıp ‘bu katılım çok düşük, bu seçimlerin meşruiyeti sorgulanmalıdır’ gibi bir tavır ve tutum içerisinde olmadık. Çıkan sonuçlara da her zaman saygılı olduk. Aynı saygıyı Avrupalı muhataplarımızdan beklemek de en doğal hakkımızdır.

Örneğin bakın dün Fransa’da bir cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turu yapıldı. Şimdi ortaya çıkan tablo çok parçalı bir yapıyı gündeme getirdi. Şimdi biz de kalkıp ‘Fransa bırakınız ikiyi, hatta üçe-beşe bölünmüş’ mü diyelim? Seçime katılım oranları gibi rakamları esas alarak bu seçimlerin meşruiyetine ilişkin birtakım değerlendirmeler mi yapalım? Biz bu yollara tevessül etmek istemiyoruz.

Fakat yine aynı çerçevede mesela eski bir Fransız diplomatının, bir uluslararası ilişkiler uzmanının Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik adeta açıktan bir suikast girişiminde bulunulması çağrısı yapması gibi hazin olayları, vahim olayları da şu anda gözlemlemekteyiz. Açıkçası, bu ‘darbe’, ‘suikast’, ‘diktatörlük’ vesaire gibi söylemler aynı paketin bir parçası. Bunlar Erdoğan düşmanlığı üzerinden siyaset yapan bazı çevrelerin, siyasilerin, medya mensuplarının, aktivistlerinin ve diğerlerinin, ayrıca onlara payanda olan FETÖ gibi PKK gibi Türkiye düşmanı yasa dışı illegal örgütlerin yazdığı ve tekrarladığı bir senaryodan ibarettir.

Hatta öyle ki Avrupa’nın en faşist ve ırkçı siyasetçisi bile 16 Nisan gecesi Türk milletinin referandumda yaptığı tercihi sorgulama cüretini kendinde bulabilmektedir. Öncelikle şunun altını çizmek isterim, bu tür söylemlerin normalleşmesine ve sıradanlaşmasına asla izin vermeyeceğiz. Çünkü bu başka bir şeylerin zeminini hazırlama gayretidir. Bunlar siyasi analiz değildir, bunlar yorum değildir, başka bir planın parçası olarak gündeme getirilen konulardır. Biz demokrasi adına, milli irade adına, ahlak ve vicdan adına bu faşizan yaklaşımların normal ve meşru görülmemesi için elimizden gelen bütün imkânları seferber edeceğiz ve bu tür söylemlere müsamaha etmeyeceğiz, bunu da bu vesileyle ifade etmek isterim.

Referandum sonrası tabii Sayın Cumhurbaşkanımızın da yoğun bir uluslararası gündemi olacak bildiğiniz gibi. Zannediyorum dün basında da bir miktar çıktı. Önümüzdeki 1 ay içerisinde Cumhurbaşkanımızın 5 önemli uluslararası seyahati ve zirveye katılımları söz konusu olacak. Önümüzdeki hafta, yani Pazar günü gidiyoruz, Pazartesi günü 1 Mayıs’ta Hindistan’a önemli bir ziyaretimiz gerçekleşecek. Ardından Rusya’ya gideceğiz ve Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’le Sayın Cumhurbaşkanımızın bir görüşmesi olacak. Ondan sonra Mayıs ayının ortasına doğru Çin’e bir ziyaretimiz olacak. Burada çok taraflı, çok uluslu bir uluslararası toplantıya katılacağız; ama aynı zamanda Çin Devlet Başkanıyla da bir ikili görüşmesi olacak Sayın Cumhurbaşkanımızın. Orada da bu ziyaret çerçevesinde önemli bir dizi anlaşmanın imzalanması planlanıyor, şu anda bununla ilgili hazırlıklar da devam ediyor. Ardından Sayın Cumhurbaşkanımızın Amerikan Başkanı Sayın Trump’la Beyaz Saray’da yapacağı görüşme için bir Washington seyahati olacak. Dolayısıyla bu dört büyük ülkeye yapılan seyahatten sonra da zatı devletleri 24-25 Mayıs tarihleri arasında Brüksel’de gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesine katılacaklar. Dolayısıyla önümüzdeki yaklaşık 1 aylık süre içerisinde bu uluslararası trafiğimiz gerçekleşecek.

Diğer önemli bir konu; özellikle bugün 24 Nisan olması hasebiyle, bildiğiniz gibi 1. Dünya Savaşı esnasında meydana gelen hadiseler ve tehcir meselesinden dolayı 24 Nisan’da çeşitli vesilelerle bildiğiniz gibi anılmakta, bununla ilgili programlar yapılmakta.

Son yıllarda özellikle Ermeni vatandaşlarımızla ve dünyadaki diğer Ermenilerle yeni, yapıcı, kucaklayıcı bir ilişki ve diyalog kurulması için de bildiğiniz gibi Türkiye olarak biz çok önemli adımlar attık. Türkiye’deki Ermeni vakıfların mülklerinin iadesi konusunda yasal düzenlemeler yaptık. Özellikle Ermeni cemaatiyle ilişkiler konusunda her düzeyde, Cumhurbaşkanından Başkana, bakanlara, valiye, belediye başkanına kadar her düzeyde güzel ilişkiler kuruldu ve bu ilişkilerin devam ettirilmesi ve tarih istismarcılarına fırsat verilmemesi için de çabalarımız devam edecek.

Bu çerçevede bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın yine Ermeni Patrikhanesine yolladığı bir mesaj oldu. Sayın Patrik Vekili Aram Ateşyan tarafından da bu mesaj kilisede yapılan ayinde bulunan Ermeni vatandaşlarımızla paylaşıldı.

Biz bu 1915 olayları olarak bilinen hadiselere hep bir ortak acı ve adil hafıza perspektifinden baktığımızı ifade ettik. Yine bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımızın yayınlandığı mesajdan bir-iki cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum: “Bölgenin iki kadim toplumu olarak Türkler ve Ermeniler bin yıldır omuz omuza yaşadıkları bu coğrafyada ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmıştır.

Ermeni toplumu gerek Osmanlı İmparatorluğu, gerek Cumhuriyetimizin 100 yıla yaklaşan geçmişinde çok kıymetli evlatlar yetiştirerek ülkemizin gelişimine büyük katkılarda bulunmuşlardır. Dün olduğu gibi, bugün de Ermeniler ülkemizin eşit ve hür vatandaşları olarak sosyal, siyasi ve ticari hayatımızın her alanında önemli roller üstlenmektedir.

Bu duygu ve yaklaşım çerçevesinde biz yine tarih istismarcılarına fırsat vermeden, gerek Türkiye’deki Ermeni vatandaşlarımızla, gerekse dünyanın diğer yerlerindeki Ermenilerle iyi diyalog ilişkileri içerisinde karşılıklı saygıya dayalı bu ortak acı duygusunu ortak yas ile gidermeyi hedefleyen çalışmalar içerisinde olmaya devam edeceğiz. Bunu da bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

24 Nisan biliyorsunuz aynı zamanda Çanakkale kara savaşlarının da bu yıl 102. yılı. Çanakkale’de Osmanlı ordusunun ve Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından gelen insanların yazdığı çok büyük bir tarih destanıdır. Ve bu vesileyle de 24-25 Nisan kara savaşlarında hayatını kaybeden bütün şehitlerimize tekrar Allah’tan rahmet diliyoruz. Onların kahramanlıkları sayesinde bu topraklar özgür kalmıştır. O ruhun bugün de, yarın da yaşamaya ve yaşatılmaya devam edeceğini bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Soru: Bugün Adalet Bakanı da açıkladı, Yüksek Seçim Kurulundan seçim sonuçları kesinleştikten sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın partiye üyeliğinin gerçekleşebileceğini. Ama bunun yanı sıra tabii ki kamuoyunun ve bizlerin merak ettiği konu, genel başkanlık koltuğuna Sayın Cumhurbaşkanımız ne zaman oturacak, bu sürece ilişkin bir değerlendirme yaptınız mı? İkinci sorum da, referandum süreci boyunca aslında Avrupa’nın Türkiye’ye karşı sergilediği tutumla ilgili olacak. Bu tutuma zaten en üst düzeyde yanıt verildi; ancak bundan sonra bizim Avrupa’yla ilişkilerimiz nasıl bir seyir izleyecek, bir yaptırım sürecimiz olacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Birinci sorunuzla ilgili olarak, bildiğiniz gibi bu 16 Nisan’da oylanan Anayasa değişikliği paketinin maddelerinden bir tanesi de; Cumhurbaşkanının siyasi partiye üye olmasının önünü açan bir düzenlemedir. Aslında bildiğiniz gibi 1960’a kadar cumhurbaşkanları Türkiye’de siyasi parti üyesi olmuşlardır. Parti kimlikleri onların tarafsız olmasına bir engel teşkil etmemiştir. Bugün tekrar bu düzenlemeyle ki dünyanın birçok ülkesinde de bunun örnekleri var, başkanlık sisteminin uygulandığı birçok ülkede var. Başkanlar siyasi partileriyle ilişkilerini kesmek zorunda değiller seçildikleri zaman. Dolayısıyla bu çerçevede şu anda Cumhurbaşkanımız için de bu imkân ve hak ortaya çıkmış bulunmaktadır. YSK’nın kesin seçim sonuçlarını açıklamasından sonra da Sayın Cumhurbaşkanımızın bir üyelik başvurusu olacaktır.

Burada tabii genel başkanlık meselesi dün de biliyorsunuz (23 Nisan uygulamasında) vekâleten gelen cumhurbaşkanımız, 10 yaşındaki genç cumhurbaşkanı arkadaşımıza da soruldu. İlginç bir şekilde hem mevcut cumhurbaşkanımız, hem de dünkü cumhurbaşkanımız ‘Neden olmasın’ diye cevap verdiler. Bu çerçevede tabii değerlendirmeleri Adalet ve Kalkınma Partisi yapacak ve oradan gelecek bir talep üzerine bu konu değerlendirilecektir.

Avrupa’yla ilişkiler konusuna gelecek olursak; son 1-2 aydır özellikle Avrupa’da bir akıl tutulması yaşanıyor. Belki bunun daha uzun bir tarihi geçmişi var; ama özellikle son dönemde bu Türkiye karşıtlığının, Erdoğan karşıtlığının giderek ivme kazanarak adeta bir siyasi akıl tutulmasına dönüşmesi, tabii ki bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir konu. Çünkü Avrupa her şeyden önce kendi demokratik değerleriyle çelişmekte. Hukukun üstünlüğü derken, örneğin Avrupa’nın birçok ülkesinde açıktan terör örgütü olan, Türkiye düşmanlığı yapan yapılanmalara, örgütlere kapı açılmakta, kapılar açılmakta, doğrudan ya da dolayısıyla destekler verilmekte, onların oradaki terör faaliyetlerine göz yumulmaktadır. Şimdi bunları demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle telif etmeniz, izah etmeniz asla ve asla mümkün değildir. Bunun tersi söz konusu olsaydı, Avrupa’daki belli ülkeleri hedef alan terör örgütleri ya da benzeri yapılanmalara biz Türkiye’de izin verseydik Avrupalıların tepkisi ne olurdu acaba. Bu soru üzerinde bizim ciddi düşünmemiz gerekiyor.

Zaman zaman bu Erdoğan düşmanlığı üzerinden siyaset yapanların birtakım kehanetlerde bulunduğunu görüyoruz. Hatta ben daha ileri giderek şunu söyleyeyim: Bazı Batılı entelijansiyanın, aydınların, zaman zaman siyasetçilerin bir şeylerin sonunu ilan ettiğini görürüz sık sık. Tarihin sonunu ilan edenler, dinin sonunu ilan edenler, toplumun sonunu ilan edenler, siyasetin sonunu, sanatın vesairenin, böyle bir ‘sonculuk’ diyebileceğimiz bir son ilan etme alışkanlığının olduğunu görüyoruz. Şimdi bir bakıyorsunuz farklı bir düzlemde zaman zaman işte Türkiye’de de bir şeylerin sonu geliyor, sonun başlangıcı gibi açıklamaların yapıldığını görüyoruz.

Şunu bilsinler ki bizim için her şey daha yeni başlıyor, yeni bir sayfa açılıyor, yeniden ve yine Türkiye kendi milli imkân ve kaynaklarıyla, kendi milletinden aldığı güçle bölgesinde ve dünyada etkin bir aktör olmak için şu anda var gücüyle çalışıyor. Belki birilerini rahatsız eden budur. Referandum sonuçlarından rahatsız olmalarının sebeplerinden belki bir tanesi budur. Yani çok açık ifade edeyim; Tayyip Erdoğan’ın bileğini bükemedikleri için algı operasyonları üzerinden işte bu tür darbedir, suikasttır vesaire gibi bu söylemleri normalleştirmeye, sıradanlaştırmaya çalışarak kendilerine bir alan açmaya çalışıyorlar. Ama burada hezimete uğrayacaklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Boşuna bu konularda herhangi bir heves içerisinde bulunmasınlar.

Şunu da söyleyeyim tabii: Biz gerek Avrupa’yla bütün olarak, gerekse de Avrupa Birliği’yle iyi ilişkiler içerisinde olmak istiyoruz. Bakın bizim AB ile yürüttüğümüz müzakere bir ortaklık ilişkisidir, bir ortaklık müzakeresi yürütüyoruz. Dolayısıyla bu ortaklık tanımının gerektirdiği karşılıklı saygı, güven ve çıkara dayalı bir ilişki biçiminin esas alınması gerekir. Hiyerarşik dayatmaları Türkiye’nin kabul etmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Bir tarafın birtakım buyruklar yayınladığı, Türkiye’nin de bunları kabul etmesi gerektiği şeklindeki varsayımların artık geçmişte kaldığını bilmeleri gerekir. Burada yine eşit, karşılıklı güvene, saygıya, milli çıkarlara dayalı bir ilişkinin inşa edilmesi gerekmektedir, bizim beklentimiz de budur, ortaklığın tanımı da budur. Birileri Avrupa’dan Türkiye’ye parmak sallayarak buraya hiza vereceğini zannediyorsa yanılıyor, bunu herhalde artık anlamış olmaları gerekir diye düşünüyoruz.

Peki, somut olarak ne yapılmalı? Öncelikle geçen yıl 18 Mart’ta imzalanan Türkiye-AB mülteci anlaşmasının gereklerini yerine getirmek Avrupa’nın sorumluluğudur. Biz bunu yaklaşık 1 yıldır, 1 yıldan fazla bir süredir müteaddit kereler ifade ettik, etmeye devam ediyoruz. O anlaşmanın üç tane ana ayağı vardı biliyorsunuz. Birincisi; yeni fasılların açılması... Bakın siyasi blokajlar nedeniyle yeni fasıllar açılmadı, açılmıyor. Burada Türkiye’yi suçlayamazlar, fasılları açacak olan Avrupa Birliği’dir.

İki; mültecilere bir 3 milyar avroluk yardım gönderilmesi konusu. Bu teklifi yapan Avrupa, şu ana kadar gelen rakamlara baktığınız zaman, size kesin olarak rakamı söyleyeyim; bu 3 milyar avronun ki geçen yıl ödenmesi gerekiyordu, 1,5 milyar avrosu sözleşmeye bağlanmış ve bunun sadece 790 milyon avrosu Türkiye’ye gönderilmiştir. Bakın yani vaat edilen, sözleşmeye bağlanan ve fiilen gönderilen, hayata geçirilen rakama baktığınız zaman bunun 790 milyon avro olduğunu görüyoruz. Daha önce de ifade ettik; bu para Türkiye’nin kasasına girmiyor, Türkiye’nin bu paraya ihtiyacı da yok; bu Avrupalıların verdiği sözü yerine getirmesi için bir fırsattır.

Ve Türkiye bu göç anlaşması çerçevesinde üzerine düşeni de fazlasıyla yapmıştır. Göç dalgası yüzde 99 oranında durdurulmuştur. Denizlerde insan kaçakçıları, botlarda ölümler vesaire önlenmiştir, biz birçok insan kaçakçısı şebekesini kendi imkânlarımızla ortadan kaldırdık, bunlara karşı mücadele ettik ve bu akımı durdurduk. Bu gelen para da tekrar altını çizeyim, kamuoyumuzun bilmesi açısından önemli; Türk kurumlarına da gelmiyor, yine AB STK’ları üzerinden aktarılıyor biliyorsunuz. Biz buna da tamam dedik, sorun değil, yeter ki kendi sorumluluklarını yerine getirsinler.

Ama baktığınız zaman, mesela geri kabul anlaşması çerçevesinde bile gönüllü olarak Avrupa’ya gönderilen Suriyeli mültecilerin sayısının 4 bin civarında olduğunu görüyoruz. Bir tarafta muazzam bir göç dalgası, yani yüzyılımızın en büyük göç dalgasıyla, göç kriziyle uğraşıyoruz, öbür tarafta Avrupa’nın kendi hissesine düşen sorumluluğu yerine getirme noktasında ne kadar geride kaldığını da açık bir şekilde görüyoruz. Biz Türkiye’de 3 milyon mülteciye ev sahipliği yapmaya devam ediyoruz, kapılarımızı açıyoruz o insanlara. Ama bu tavrı maalesef, yani insan haklarından, insanın onurundan bahseden Avrupalı ülkelerden maalesef göremiyoruz.

Üçüncü ayağı da biliyorsunuz göç anlaşmasının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen vize sistemine dahil edilmesi konusuydu. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının 20 yıl önce, 25 yıl önce elde etmiş olması gereken bir haktır. Ama bununla ilgili de sürekli engellerin çıkartıldığını, ‘Türkiye acaba güvenli ülke mi’, ‘bunu uygularsak başka şeyler olur mu’ gibi bahanelerle bunun sürekli ötelendiğini görüyoruz. Bu konuda da adım atması gereken taraf Avrupa Birliği’dir. Bir kere, bu anlaşmanın şartları yerine getirilmesi halinde Türkiye-AB ilişkileri rayına oturur.

Ama bir diğer önemli konu daha var, o da son yıllarda özellikle artık tahammül sınırlarını fazlasıyla aşan, Avrupa’nın demin temas ettiğim bu terör örgütlerine, Türkiye karşıtı yapılanmalara açıkça kapılarını açması, doğrudan ya da dolaylı olarak destek vermesidir. Eğer Avrupa Türkiye’nin güvenliği konusunda, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konusunda hakikaten tutarlı bir tavır içerisindeyse, öncelikle bu terör örgütlerine karşı mücadelede Türkiye’nin yanında olmalıdır. PKK gibi, FETÖ gibi, DHKP-C gibi, bunların türevleri olan çeşitli örgütlere Avrupa’nın kapılarını açmak yerine, bunlarla mücadele konusunda Türkiye’nin yanında çok açık, net bir tutum sergilemelidirler.

Sayın Cumhurbaşkanımız CNN International’a verdiği mülakatta da aslında bunu söyledi. Yani biz şu önümüzdeki süreçte Avrupalı yetkililerle, AB yetkileriyle oturup konuşacağı, bütün bu konuları tek tek ele alacağız, eğer bu konuda bir ortak irade oluşursa beraber yürümeye devam edelim. Bu konularda daha yapıcı bir tutum içerisine girerse Avrupalılar Türkiye-AB ilişkileri tabi ki tekrar rayına oturur ve karşılıklı çıkar, güven ve saygıya dayalı bir istikamette ilerler. Bunun için de dediğim gibi Avrupalıların öncelikle üzerlerine düşen görevi yerine getirmeleri gerekiyor.

Soru: Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi yarın Türkiye’ye ilişkin bir karar açıklayacak ve 90’lı yıllarda olduğu gibi izlenen ülke statüsüne çekilmesi ihtimali var Türkiye’nin. Bu karar çıkarsa AB ilişkileri nasıl etkilenir, müzakerelerin durdurulması gibi bir yola gider mi? İkinci olarak da, Mayıs ayı içeresinde özellikle mülteci sorununa ilişkin son raporların paylaşılacağı daha önce de açıklanmıştı; bu tavra olumsuz bir yanıt alınırsa Türkiye’nin mülteci politikasında bir değişiklik olur mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Öncelikle şunu söyleyeyim: Avrupa Konseyi bizim kurucusu olduğumuz bir kuruluştur ve biz şu ana kadar Avrupa Konseyiyle her alanda, seçim konusu, darbe sonrası, mülteci meselesi ve diğer bütün konularda hep çok yapıcı, şeffaf, diyaloga açık bir tutum içerisinde olduk. Örneğin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da üst düzey ziyaretlerin yanı sıra, mesela biz Avrupa Konseyinin tüm mekanizmalarıyla işbirliğimizi yoğunlaştırdık, bildiğiniz gibi üst düzey ziyaretler gerçekleşti, oradan yani Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinden (AKPM) gelen bir heyeti de 16 Nisan referandumunu izlemek üzere ülkemizde de ağırladık ve onları da davet ettik. Çünkü bizim saklayacak bir şeyimiz yok; açık, şeffaf bir şekilde meydana gelen, yapılan bu referandumu gelsinler, izlesinler, raporlarını yazsınlar.

Fakat maalesef bu özellikle AKPM gözlemciler heyetindeki bazı üyelerin açıkça PKK destekçisi olduğu, onlar için çalışmalar yaptığı, faaliyetlerine katıldığı, onlar lehine açıklamalarda bulunduğu, toplantılarına gittiği de herkesin artık malumu. Dolayısıyla bu kişilerin yazdığı raporların, yaptığı açıklamaların tarafsız, dengeli, adil bir nitelik arz etmesini biz zaten beklemiyoruz. Ki zaten aslında kendileri de daha referandum başlamadan önce ve referandum günü ve ertesi gün yaptıkları açıklamalarda taraflarını, oylarının rengini açık bir şekilde belli ettiler, bazıları açıkça gelip hayır kampanyalarına katıldılar, sosyal medya hesaplarında bunlar hala duruyor. Şimdi öncelikle burada AKPM’nin kendini bir sığaya çekmesi lazım. Türkiye gibi bir ülkeye gönderdiğiniz gözlemcileri acaba böyle mi seçmeniz gerekiyordu?

İkinci, bu izleme statüsüne alınması meselesine gelince, bir kere bütün bizim bu işbirliği çabalarımıza rağmen bazı maksatlı çevrelerce ülkemize karşı siyasi saiklerle birtakım siyasi girişimlerin yapıldığını da görüyoruz. Bu kez de işte, bugün ve yarın devam eden müzakerelerde AKPM Genel Kurulunda bu yeniden denetime alınması konusunun belli çevreler tarafından gündeme getirildiğini görüyoruz. Bakın, bu çok açıkça bir siyasi operasyondur, bunun ne Türkiye’deki objektif gerçeklerle, ne Türkiye’nin Avrupa Konseyiyle ilişkisinin geçmişine baktığınızda bunun izah edilebilir, meşrulaştırılabilir, gerekçelendirilebilir hiçbir temeli söz konusu değildir. Yine Türkiye’deki genel manada Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmaya başlamasından rahatsız olan belli çevrelerin yaptığı bir operasyondur. Ki geçtiğimiz birkaç içerisinde bazı lobi çevrelerinin bu kararın çıkması için arka planda ne tür çalışmalar yaptığına dair birtakım raporlar da yayınlandı, ben burada detaylarına girmeyeceğim. Sizleri oraya bakmaya teşvik etmek isterim, baktığınız zaman o tür faaliyetlerin nasıl yapıldığını görürsünüz. Umarız bu yönde bir karar söz konusu olmaz, biz Avrupa Konseyiyle ilişkilerimizi önemsiyoruz. Bütün bu algı operasyonlarına, bu tür siyasi saiklerle yapılan çalışmalara rağmen biz tabii ki demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü konusundaki çalışmalarımızı en şeffaf şekilde yürütmeye devam edeceğiz.

Soru: Almanya Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen’in bir açıklaması oldu, ‘Türkiye’den vazgeçmiyoruz, ama Erdoğan’ın yönetimindeki Türkiye’yle ilişkilerin askıya alınmasının gerektiğini düşünüyoruz’ diye. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bu bir Alman milletvekillinin, CDU mensubu bir Alman milletvekilinin yaptığı açıklama; bu Alman hükümetinin görüşünü yansıtmıyor. Resim olarak bize Alman Hükümetinden böyle gelen bir açıklama ya da bir bilgi söz konusu değil. Tabi genel manada demin bahsettiğim Avrupa’daki bu zihin daralmasının, ufuk daralmasının, akıl tutulmasının tezahürlerinden birisi olarak biz bunu görüyoruz. Yani bunun arkasında bir Erdoğan’sız Türkiye düşüncesi mi var diye sormamız gerekiyor o zaman. Recep Tayyip Erdoğan bu ülkenin halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanıdır, şimdi bunu yok sayarak nasıl bir Türkiye tahayyül ediyorlar, nasıl bir Türkiye’yle ilişki kurmak istiyorlar, kimlerle ilişki kuracaklar? Bunlar tabii ilginç bir sorulardır. Bu Avrupa’da bizim beğenmediğimiz bir devlet başkanını parantez içine alarak, biz onunla değil, başkalarıyla resmi kanallardan hükümet düzeyinde ilişki kuracağız demeye benzer. Bunun iler tutar bir tarafı yok.

Soru: Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı katıldığı bir televizyon programında da açıkladı, ‘Fırat Kalkanı Harekâtı sonuncu değil, ilk operasyonumuzdu’ dedi ve devamının geleceği sinyalini verdi. Irak’ta özellikle Sincar Bölgesinde belli hareketlenmeler var PKK’nın bu bölgeye hâkim olmaya çalıştığına dair. Siz de daha önceki basın toplantılarında belirtmiştiniz ve Münbiç’te de bir hareketlilik sürüyor. Türkiye’nin önümüzdeki süreçte sınır ötesi yeni bir operasyona ilişkin planlaması var mıdır? Bu planlama uluslararası partnerlerle paylaşılmaya başlanmış mıdır? Özellikle Irak bağlamında sunuyorum bunu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bildiğiniz gibi terörle mücadele konusunda hem ülkemizin sınırları içerisinde, hem de sınırlarımızın ötesinde çok yoğun bir mücadele yürütüyoruz. Gerek İçişleri Bakanlığımız, gerek polis teşkilatımız, jandarmamız, askerimiz, korucularımız, bütün güvenlik birimlerimiz çok muazzam bir özveriyle gece-gündüz demeden ülkenin dört bir tarafında büyük bir mücadele veriyorlar. Aynı şekilde Suriye’de biliyorsunuz bir Fırat Kalkanı Harekâtını geçen yıl Ağustos ayında başlattık ve bu geçtiğimiz dönemde de tamamlanarak bütün o bölge, 2 bin küsur kilometrelik alan terörden tamamen temizlendi. Aynı şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerimizin zaman zaman Irak’ta PKK terör örgütlerine karşı yürüttüğü operasyonlar var.

Şimdi bu çerçevede bizim ulusal güvenliğimize tehdit oluşturan bir gelişme söz konusu olduğunda, bir dinamik ortaya çıktığında, buna Türkiye tereddütsüz cevap verir. Bu, hem BM anlaşmasının 51. maddesinin bize sağladığı bir haktır, hem de bizim ulusal çıkarlarımız açısından üzerimizde bulunan bir sorumluluktur. Dolayısıyla daha önce de ifade ettik, Fırat Kalkanı Harekâtı biter; ama terör tehditleri devam ettiği müddetçe Türkiye her zaman yeni bir operasyonun hazırlığı içerisindedir. Tabi burada operasyonel detaylara girmem doğru olmaz. Ama gerek Sincar’da, gerek Suriye’nin başka noktalarında, Irak’ta Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden gelişmelere karşı her an teyakkuz halinde olduğumuzu ifade etmek isterim.

Soru: Sizin de belirttiğiniz üzere AB ülkeleriyle gerileyen ilişkilerimiz var, öte yandan da Sayın Cumhurbaşkanımızın seyahatleri olacak Hindistan’a, Çin’e sizin de belirttiğiniz üzere. Bu seyahatlerden beklentileriniz neler ve bu seyahatlerin Türk dış politikasına ne gibi bir yansıması olacak? Bunun hakkında biraz detay verir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Hindistan, yaklaşık 10 yıl sonra zannediyorum bu düzeyde ilk ziyareti gerçekleştireceğimiz bir ülke; dolayısıyla biz Hindistan’la ilişkilerimizin daha da güçlenmesi noktasında bu ziyareti çok önemsiyoruz. Ciddi de bir hazırlık yapılıyor, yani şu anda da arkadaşlarımız gerek anlaşmalar, gerek oradaki görüşmelerle ilgili yoğun mesaiyi devam ettiriyorlar. Hint tarafının da bu ziyareti çok önemsediğini biliyorum. Nitekim Hindistan Başbakanı da bildiğiniz gibi hem 15 Temmuz darbesinden sonra, hem de diğer terör saldırılarında kendileri arayarak Türkiye’ye taziyelerini her zaman ilettiler, dolayısıyla bu iyi dostluk ilişkileri çerçevesinde Hindistan’a yapacağımız bu ziyaret oldukça önemli. Orada birtakım anlaşmalar da imzalanacak. Ticaret, ekonomi, turizm, bilişim teknolojileri ve diğer alanlarda Hindistan’la yapabileceğiz çok önemli işler var. Ayrıca Hindistan tabii ki Hint Alt Kıtasının en büyük ülkesi olması hasebiyle de bizim o coğrafyadaki diğer ülkelerle ilişkilerimiz noktasında da büyük önem arz ediyor.

İkinci olarak, Rusya’yla yapacağımız görüşme devam edegelen bu Türkiye-Rusya diyalog sürecinin, üst düzey temas trafiğinin bir devamı olarak görülmeli. Bildiğiniz gibi geçen hafta Başbakan Yardımcımız ve Ekonomi Bakanımız Moskova’daydılar. Özellikle bu ikili ilişkilerin, yaptırımların kaldırılması, turizm, ekonomi ve ticaret ve diğer alanlarda kalan son pürüzleri ortadan kaldırmak için yoğun mesai harcadılar. Bu görüşmede de gene hem bu ikili konuları alacağız, savunma sanayinden ticarete, turizme, hem de tabii Suriye başta olmak üzere bölgesel konuları da etraflı bir şekilde değerlendirme imkânımız olacak. Bu Rusya ziyaretinin daveti bizzat Sayın Putin’in kendisinden geldi, dolayısıyla muhtemelen o da bir gündem hazırlamıştır diye düşünüyoruz, bunu orada hemen Mayıs’ın başında görüşmelerde etraflı bir şekilde ele alacağız.

Çin seyahati tabii çok önemli, Çin bizim için önemli bir ticari ortak… Çin’le yapacağımız çok önemli çalışmalar var, özellikle ekonomik alanda dediğim gibi. Ama aynı zamanda bu ziyaret vesilesiyle 30’a yakın devlet ve hükümet başkanının katılacağı bir uluslararası konferansa katılacağız, Çin’in bu yol kuşak projesi çerçevesinde, bu bir anlamda İpek Yolu projesinin bir modern, güncellenmiş versiyonu. Çin Devleti’nin çok önem atfettiği bir proje ve Türkiye de bu proje içerisinde yer alacak. Şimdi detayları vermek istiyorum ama, orada çok önemli bir anlaşmanın da hazırlığını şu anda yapıyoruz, tamamlandığı zaman inşallah o da hem Türkiye-Çin ilişkileri açısından, hem de Türkiye’deki ekonomik yatırımlar açısından önemli bir imkân ve fırsat sağlayacak. Tabii dediğim gibi bu uluslararası toplantı marjında Sayın Cumhurbaşkanımızın muhtemelen -üzerinde çalışıyoruz şu anda- pek çok ikili görüşmesi de olacak, ayrıca Çin Devlet Başkanıyla da bir ikili görüşmemiz olacak.

Ardından Amerika’ya yapacağımız ziyarette, tabi Amerika Birleşik Devletleri’yle gündemimiz malum, hem ikili ilişkiler konusu var, hem Suriye, Irak, terörle mücadele, DEAŞ, PKK gibi terör örgütleriyle mücadele var, hem de Feto’nun iadesi, FETÖ’nün Amerika’daki yapılanmasına ilişin yapılabilecek ortak çalışmalar, atılabilecek adımlar, bütün bunlar o dosya kapsamında etraflı bir şekilde ele alınacak. Yine bu davet de Sayın Amerikan Devlet Başkanı Trump’ın bizzat kendisinden geldi, yatığı son telefon görüşmelerinde, ‘Bu konuları lütfen gelin Beyaz Saray’da birlikte etraflı bir şekilde değerlendirelim’ dediler. Bunun üzerine bizim tabi hazırladığımız bir gündem var, onların da gündemiyle ortak bir değerlendirme yapıp verimli bir toplantı yapmayı arzu ediyoruz.

Tabii bütün bunlardan sonra da Sayın Cumhurbaşkanımız dediğim gibi 25 Mayıs’ta Brüksel’de yapılacak NATO zirvesine katılacak orada da hem bir NATO üyesi olarak tabii ki birçok konuyu ele alma imkânımız olacak, hem de toplantıya katılan NATO üyesi diğer ülkelerle de muhtemelen ikili görüşmelerimiz olacak. Özellikle NATO’nun misyonunun sorgulandığı şu dönemde, birkaç yıldır devam eden bir sorgulama bu biliyorsunuz, biz NATO’nun ikinci en büyük üyesi olarak özellikle NATO’nun yeni sınamalar, meydan okumalar, tehditler karşısında nasıl bir tavır alması gerektiği konusunda da görüşmelerimizi orada paylaşacağız. NATO’nun daha da güçlendirilmesi, daha etkin olması, hem terörle mücadele, hem de diğer alanlarda yapabileceği diğer faaliyetlerle ilgili görüşlerimizi orada paylaşacağız.

Soru: Seyahatlerden bahsederken ben Rusya konusunu bilhassa sormak isterim:

Dün Milli Savunma Bakanının da resepsiyonda bazı açıklamaları oldu ve S400 füze alımı konusunda bu seyahati işaret etti, belki bu seyahatte bazı konuların netlik kazanacağını ve imzaların atılacağını söyledi. Böyle bir şey söz konusu mu? Bir de, nasıl bir anlaşma olacak? İki sistem bataryanın alınacağına ilişkin bazı açıklamalar yaptı Milli Savunma Bakanı...

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bu konu, S400’ler meselesi Rusya’yla yürüttüğümüz savunma sanayi alanındaki işbirliğinin bir parçası olarak görülmemeli, sadece bundan ibaret değil, başka alanlarda da işbirliğini hedefliyoruz. Tabii burada bizim için öncelikli olan; Türkiye’nin ulusal çıkarları çerçevesinde bir savunma sistemini ivedilikle kurması. Daha önce hatırlarsanız bunun yaklaşık 3-4 bir tarihi var aslında. Biz daha önce üç kriter üzerinde savunma sisteminin alınmasıyla ilgili bir çalışma başlattık. O zaman Sayın Cumhurbaşkanımız başbakanken Savunma Sanayi Kurulunun Başkanı olarak bunun talimatını verdiğinde, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Rusya’dan, Çin’den ve Fransa-İtalya ortaklığından teklifler alındı ve bunların çok objektif kriterleri var; yani fiyat, teslim tarihi ve ortak üretim, yani teknoloji transferi olmak üzere üç tane ana başlık etrafında belli kriterler var. Bunlar puanlanıyor ve çıkan en yüksek puanı alan tarafa da bu teklif götürülüyor.

Bu müzakereler tabii uzun bir süre devam etti. Çünkü çok teknik boyutları olan bir konu bu. Ve netice itibariyle bir ara biliyorsunuz Çin’le yakınlaştık olmak üzereydi olmadı, sonra Fransa-İtalya ortaklığıyla bir müzakere yürütüldü, ama yine Fransa-İtalya tarafında yaşanan birtakım gelişmeler neticesinde sonuçlanmadı. Son olarak da Rusya’yla bu konu görüşüldü. Soçi’deki görüşmede, tabii ki Rusya’daki görüşmede bu konu gündeme gelecek elbette. Bununla ilgili Savunma Sanayi Müsteşarlığımızın yürüttüğü müzakereler devam ediyor.

Yalnız şunun altını çizmek isterim: Bu özellikle S400, yani Rusya’yla savunma sanayi alanındaki işbirliği söz konusu olduğunda, bazı çevrelerin bunun NATO’yla telif edilemez bir durum olduğu, Türkiye’nin Batıdan uzaklaştığının bir başka örneği olduğuna dair birtakım yorumlar yaptıklarını görüyoruz. Bakın arkadaşlar, biz bütün bu ilişkilerimizde dış politikayı sıfır toplamlı bir oyun olarak görmüyoruz. Bu ilişkiler birbirinin alternatifi değildir. Nasıl Avrupalı ülkeler Amerika Birleşik Devletleri ya da başka ülkeler dünyanın birçok yerinde birçok dış politika angajmanına girebiliyorsa ve bunu izah etme ihtiyacı hissetmiyorsa, Türkiye de egemen bir devlet olarak elbette kendi ulusal çıkarlarını esas alarak birçok ülkeyle, birçok bölgeyle ilişki içerisine girebilir, bundan daha doğal bir şey yoktur.

Türkiye kendileri için söylemedikleri, bir başka ülke için söylemedikleri şeyleri Türkiye’ye itham gibi, bir suçlama gibi gündeme getirmeleri asla kabul edilemez. Biz Türkiye’nin milli savunma çıkarlarını, ihtiyaçlarını dikkate alarak bir değerlendirme yapıyoruz burada. Dolayısıyla bunu hangi ülkeyle yapabilirsek, bir NATO üyesi ülkesiyle yapabilirsek onunla yaparız, bunu Rusya’yla yapabiliyorsak Rusya’yla yaparız, Çin’le yapabiliyorsak Çin’le yaparız. Çünkü aslolan bizim ulusal güvenlik ihtiyaçlarımızın ivedilikle karşılanması. Bakın yanı başımızda Suriye savaşı 6 yıldır devam ediyor, birçok güvenlik tehdidiyle, riskiyle biz karşı karşıyayız. Birçok terör örgütüyle aynı anda mücadele ediyoruz. Dolayısıyla burada yadırganacak bir durum asla söz konusu değil.

Bunların sistem olarak telif edilemez olduğu gibi argümanlar da dile getiriliyor, teknik olarak bunun da çok doğru olmadığını ifade etmeliyim. Son tahlilde bunlar savunma sistemleridir, herhangi bir ülkeye tehdit asla oluşturmaz, tam tersine bize yönelik tehditleri bertaraf etmek amacıyla kurulması planlanan savunma sistemleridir. Dolayısıyla bu konudaki müzakerelerimiz devam ediyor. Ben Rusya’daki görüşmeye yetişeceğine çok ihtimal vermiyorum; çünkü bazı teknik müzakereler hala devam ediyor. Ama sürecin, müzakerelerin hızlandırılması noktasında zannediyorum orada yeni bir ivme kazanma imkânımız olacak.

Soru: Aslında soracağım soruya bir açıklama verdiniz; Fransız siyaset bilimcisinin Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a yönelik suikasta azmettirici açıklamaları, sözleri nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının bugün başlattığı bir soruşturma var. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu noktada bir suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusunun ayrıntılarına ilişkin paylaşabileceğiniz bir bilgi var mıdır bizimle?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Teşekkür ederim, aslında o yarım kalmıştı, iyi ki hatırlattınız tekrar. Öncelikle şunu söyleyeyim: Dün bu Fransız profesörü, eski diplomatı bildiğiniz gibi bir özür beyanında bulundu. Biz bunu tabii yeterli bulmuyoruz. Yani sözlerinin maksadı aştığını, uygun olmadığını, bundan dolayı özür dilediğini vesaire ifade etti. Bu tabii ilk adım, bunun bir cezai dava konusu olduğu da bütün hukukçuların ortak görüşü. Dolayısıyla bu çerçevede Fransa’daki Türk Hukukçular Derneği bir suç duyurusunda bulundular. Umarız Fransız makamların bu konuda harekete geçmesi uzun sürmez.

İkinci olarak burada tabii ki Cumhurbaşkanımız avukatları aracılığıyla da bir suç duyurusunda bulundular. Çünkü dediğim gibi, bu ne hakaret, ne eleştiri kapsamında ele alınabilecek, hafife alınabilecek bir konu asla ve asla değildir. Birisi çıkıp bir ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanına ‘tek yol suikast buyurun’ diyorsa, hem de bunu televizyonlardan yapıyorsa bunun hukuki sonuçları olur, ona da katlanmak zorundadır. Dolayısıyla biz de bu hukuki sürecin takipçisi olacağız.

O başvuruyla ilgili detaylar da bildiğim kadarıyla basınla, kamuoyuyla paylaşıldı. İsteyen arkadaşlarımız, vatandaşlarımız da detaylarını okuyabilirler. Son derece ikna edici gerekçelerle bu suç duyurusunun neden yapıldığı da orada izah ediliyor. Ben tekrar başta söylediğimle bitirmek istiyorum: Bakın bu tür faşizan söylemleri bizim sıradanlaşmasına, normalleşmesine, meşrulaşmasına asla ve asla izin vermemiz söz konusu değildir. Ve siyasi görüşünüz ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanına dönük bu tür bir saldırı, bu tür bir çağrı söz konusu olduğunda buna karşı herkesin çok net bir tutum içerisinde olması gerekir. Sadece Türkiye’de değil aynı zamanda Avrupa’da da gerçekten demokrasiye, hukukun üstünlüğüne inanan insanlar bu tür faşizan yaklaşımlara en sert tepkiyi vermelidirler. Bence bu Avrupa için de bir testtir, bir imtihandır, görelim bakalım nasıl bir tepki verecekler.”