Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

22.02.2017

“Gündemimizdeki birkaç konuyu sizinle paylaşacağım. Daha sonra sizin soru cevaplarınızla devam ederiz. Öncelikle bugün Pakistan Başbakanı Sayın Navaz Şerif, ülkemizi Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey toplantısı nedeniyle ziyaret etmektedirler. Bugün akşamüstü Sayın Cumhurbaşkanımızın da bir kabulü olacak, ailece bir görüşme de gerçekleştirecekler. Türkiye ile Pakistan arasında çok güçlü bir iş birliği, stratejik ortaklık ve koordinasyon ilişkisi bulunmaktadır. Bu vesile ile ben geçen hafta Pakistan’da meydana gelen terör saldırısını kınadığımızı ifade etmek istiyorum. Hayatını kaybedenlere de Allahtan rahmet diliyoruz. Bildiğiniz gibi terörle mücadele, Pakistan’ın uğraşmak zorunda kaldığı sorunlardan bir tanesi. Bu konuda Pakistan yönetimi ile farklı kademelerde iş birliği mekanizmaları kurulmuş durumda. Yine bu çerçevede önümüzdeki hafta Sayın Başbakanımızın çoklu bir toplantıya katılmak üzere bir Pakistan ziyareti olacak. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’ne katılmak amacıyla Pakistan’a bir ziyaret düzenleyecekler.

Rusya ile daha önce bulunduğumuz Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısının bir sonraki toplantısını gerçekleştirmek amacıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın Mart ayı içerisinde bir Rusya ziyareti olacak, bunu özellikle devam etmekte olan normalleşme süreci bağlamında önemli bir ziyaret olarak değerlendiriyoruz. Bildiğiniz gibi geçen yılın Haziran ayından beri devam etmekte olan normalleşme sürecinin önemli adımlarından bir tanesi de, daha önce uçak krizi sebebiyle gündeme alınmış olan yaptırımların kaldırılması konusu. Bu konuyla ilgili de çalışmalar şu anda devam ediyor, bu ziyarette de bunun tamamen neticelendirilmesi beklentilerimiz arasında. Tabii ki Suriye, terörle mücadele, Irak, ikili ilişkiler ve diğer konuları da bu ziyaret vesilesiyle ele alma imkânımız olacak.

Bir diğer notum sizinle paylaşmak istediğim, 26 Şubat, yani bu Pazar günü Hocalı Katliamının yıl dönümü olacak. Ben bu toplantı vesilesiyle bir kez daha 26 Şubat 1992 günü Ermenilerin saldırıları sonucunda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere 613 Azeri kardeşimize, hayatını kaybedenlere tekrar Allah’tan rahmet diliyorum. Azerbaycan halkına, milletine ve devletine tekrar başsağlığımızı, taziye dileklerimizi bu vesileyle iletirken, aynı zamanda haklı mücadelesinde Azerbaycan’ın yanında olduğumuzu, bundan sonra bu pozisyonu koruyacağımızı ifade etmek istiyorum. Özellikle Yukarı Karabağ sorunun çözümü, Ermenistan işgali altında bulunan Azerbaycan topraklarının özgürlüğüne kavuşması ve Kafkaslar’da bir normalleşme sürecinin başlaması için de bütün taraflara çağrılarımızı bu vesileyle tekrar yineliyoruz.

Bildiğiniz gibi yine gündemimizde önemli konulardan bir tanesi, 16 Nisan günü gerçekleşecek olan halkoylaması. Anayasa değişikliği çerçevesinde Meclis’te yapılan çalışmalar tamamlandıktan sonra, şimdi söz millette. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuyu Türkiye’nin gündemine getiren bir lider olarak sahada ve bundan sonraki süreçte de, yani önümüzdeki yaklaşık 2 aylık süre içerisinde de sahada olmaya devam edecek. Bu vesileyle kendisinin il ziyaretleri, basın toplantıları, televizyon programları, gençlerle, meslek gruplarıyla buluşmaları da devam edecek. Böylece Sayın Cumhurbaşkanımız bizzat kendisi bu başkanlık sisteminin ya da tam adıyla ifade edecek olursak Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin yapısının ne olacağı, Türkiye’ye neler kazandıracağı, Türkiye’yi nasıl hızlandırıp büyüteceğiyle ilgili görüşlerini milletimizle doğrudan paylaşma imkânı da bulacak. Böyle bir beklentinin milletimizde olduğunu da biliyoruz. Zira bizzat Cumhurbaşkanımızın ağzından bu sistemin artılarını, getirilerini duymalarının büyük bir önem arz ettiğini düşünüyoruz.

16 Nisan günü yapılacak oylama, şüphesiz Türkiye’nin bundan sonra muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasında, istikrarlı, güçlü, müreffeh bir toplum olmasında; demokratik ilkeleri gözeten, denetim ve kontrol mekanizmalarını tam yerine oturtmuş bir sistemi hayata geçirmesi noktasında çok büyük önem arz ediyor.

Bu Anayasa değişikliği aynı zamanda demokrasinin en temel prensiplerinden birisi olan kuvvetler ayrılığı ilkesini de çok güçlü bir şekilde korumakta, koruma altına almaktadır. Zira yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı bildiğiniz gibi demokratik yönetimlerin en temel unsurlarından bir tanesidir. Mevcut sistemde yürütme, yasamanın içinden çıkıyor, yani hükûmet Meclis’ten çıkıyor. Burada bu kuvvetler ayrılığı çok net bir şekilde ortaya konuyor ve en önemlisi de millete hem yasamayı, hem yürütmeyi seçme hakkı ve imkânı doğrudan tanınmış oluyor.

Bu noktada milletle doğrudan temas kurarak siyaset yapma tarzını geliştirmiş bir lider olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuyu halkımıza anlatması, milletimize aktarması, zannediyorum mevcut tartışmalara da bir netlik, bir açıklık getirecektir. Zira zaman zaman rasyonel bir temeli olmamakla beraber, zihinleri bulandırmak amacıyla üretilen karşı argümanların pek bir fayda vermediğini, hatta yer yer kutuplaşma başlığı altında gündeme getirildiğini görüyoruz.

Hâlbuki buradaki önerilerin sistemin en temel özelliği, doğrudan millete dayanan, millete güvenen bir sistem olması. Zira millete güvenmeyen siyasete millet de güvenmez. Millete dayanmayan, millete güvenmeyen bir sistem millete hizmet edemez, milletin güvenini de kazanamaz. Dolayısıyla gerek bu halkoylamasının milletimize götürülmesi, gerekse yeni sistemin milletle kuracağı doğrudan bağlantı noktasında milletin iradesinin her tür iradenin üstünde olduğunu bir kez daha bu vesileyle ifade etmek isteriz.

Bir diğer önemli konu, tabii bu Anayasa değişikliği halkoylamasının siyasi istikrarı güvence altına alacak olmasıdır. Bizim çok partili hayata geçtiğimiz 1950’li yıllardan beri koalisyon hükûmetleriyle millet olarak, devlet olarak kaybettiklerimiz ortadadır. Bunları artık bütünüyle ortadan kaldıracak ve Türkiye’de koalisyon hükûmetleri dönemini tamamen sona erdirecek yeni bir dönemin de başlangıcını inşallah bu vesileyle hep birlikte yapacağız. Bu sistemle siyasi istikrarın güvence altına alınması aynı zamanda reformların hızlanmasını, yatırımların artmasını, ekonominin güçlenmesi ve milletin doğrudan hem yasamayı, hem yürütmeyi, hem meclisi, hem yönetimi denetlemesini beraberinde getirecek ve bu Türkiye’nin 2023 hedeflerine doğru çok önemli bir sıçrama yapmasını da sağlayacaktır.

Bir diğer önemli konu arkadaşlar, bugün de hep beraber özellikle sabah saatlerinden beri takip ediyoruz bildiğiniz gibi, ama birkaç gündür devam eden 15 Temmuz darbesiyle ilgili yargılamalar şu anda başladı, devam ediyor. 15 Temmuz darbesini yapan –onlara asker demiyoruz- üniformalı teröristlerin yargı önüne çıkartılması, bu ihanet suçunu işleyenlerin bedelini ödemeleri açısından büyük önem arz ediyor. Bu aynı zamanda Türkiye’de yargı sisteminin, Türk mahkemelerinin çalıştığını da açık bir şekilde göstermektedir.

Tabii bir kısmı, arsızca ve utanmadan, ‘ben bu darbeyi yaptım’ diyenler var bunların içerisinde, hiçbir şey olmamış gibi yaşananları inkâr ve ret yoluna gidenler de var. Ama bu yargı sürecini elbette biz de millet olarak hep birlikte izleyeceğiz ve yapanın yanına hiçbir şeyin kalmadığını inşallah göreceğiz. Zira 15 Temmuz gecesi kaybettiğimiz, şehadete uğurladığımız 248 şehidimizi biz asla unutmayacağız, unutturmayacağız. 2 binin üzerindeki gazimizi asla unutmayacağız, unutturmayacağız. Bundan sonraki bütün çabamız, mücadelemiz de Türkiye’de bir daha böyle bir karanlık gecenin, böyle bir meşum darbe girişiminin asla yaşanmamasıdır. Bunu da elbette milletimizle el birliği içerisinde gerçekleştireceğiz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bildiğiniz gibi geçen hafta bir Körfez ziyareti oldu, onu özellikle sizinle paylaşmak istiyorum. Üç Körfez İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeyi, yani Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar’ı kapsayan bu ziyaret bizim özellikle Körfez’le ilişkilerimiz noktasında çok önemli bir adımı teşkil etmektedir. Bildiğiniz gibi daha önce 2009 senesinde kurduğumuz bir Türkiye Körfez İşbirliği Konseyi Stratejik Diyalog Mekanizması var idi. Fakat çeşitli sebeplerle arzu ettiğimiz düzeyde bir verimlilik sergileyememişti.

Bu ziyarette Körfez İşbirliği Teşkilatının en önemli üyelerinden olan özellikle Suudi Arabistan’la ve şu anda teşkilatın dönem başkanlığını üstlenmiş olan Bahreyn’le bu mekanizmanın hızlandırılması ve somut çıktıların elde edilmesi konusunu da etraflı bir şekilde Sayın Cumhurbaşkanımız görüştüler. Bahreyn’de bildiğiniz gibi çeşitli alanlarda 4 anlaşma imzalandı. Yine Körfez’le bu diplomatik trafiğimizin yoğunlaşması bağlamında önümüzdeki ay Kuveyt Emirinin Türkiye’ye bir ziyareti gerçekleşecek. Ve böylece 1-1,5 aylık kısa bir süre içerisinde dört Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeyle de bu yakın temasımızı sağlamış olacağız. Tabii muhtemelen halkoylamasından sonra önümüzdeki aylarda Sayın Cumhurbaşkanımızın diğer Körfez ülkelerine de yapacağı birtakım ziyaretler olabilir, oralardan bize ziyaretler olabilir. Ama özellikle bu trafiğin bundan sonra giderek yoğunlaşacağını sizinle paylaşmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi Körfez ziyaretimiz sırasında FETÖ ile mücadele konusunu da gittiğimiz her ülkede olduğu gibi Afrika’da, Balkanlar’da, Avrupa’da, başka yerlerde, Asya’da olduğu gibi, orada da gündeme getirdik, yetkililerle bu konuları konuştuk. Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit teşkil eden FETÖ terör örgütüne karşı özellikle Körfez ülkelerinin aldığı tedbirler memnuniyet vericidir. Bu bahsettiğim ülkeler Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar ve diğer ülkeler bölgede FETÖ’ye karşı, onların okullarına, kurumlarına, dernek vesairelerine karşı ciddi tedbirler almaya başladılar.

Katar’da da bildiğiniz gibi bir Türk okulunun da açılışını yaptık, Millî Eğitim Bakanlığımıza bağlı. Burada tabii bu okulların önemi; özellikle işte bu okullar kapatıldığında; Millî Eğitim Bakanlığı’na ya da Maarif Vakfı’na devredildiğinde bir mağduriyet olacak mı sorularına da cevap teşkil etmesi açısından önemli. Bizzat Sayın Cumhurbaşkanımızın kuruculuğuna öncülük yaptığı ve yakinen de takip ettiği Maarif Vakfı çalışmaları da bu bağlamda Türkiye’nin yurt dışındaki FETÖ ile mücadelesinde önemli rol üstlenmiş durumda ve bunun meyvelerini de toplamaya başladık diyebilirim.

Zira geçtiğimiz 6 aylık süre içerisinde Afrika’da 17 okul, 10 öğrenci yurdu Maarif Vakfı’na devredildi. Bunun dışında Kuzey Afrika’da, Balkanlar’da, Pakistan gibi ülkelerde, Asya’da, başka yerlerde de birçok FETÖ okulları o devletler tarafından devralındı veya kapatıldı. Dolayısıyla bu konudaki mücadelemiz her alanda, her satıhta kararlı bir şekilde devam edecektir. Bugüne kadar Türk okulları, Türkçe olimpiyatları gibi sıfatları kullanarak, bunların arkasına sığınarak hain planlarını hayata geçirmeye çalışan FETÖ terör örgütüne dünyanın hiçbir yerinde müsamaha edilmeyecektir. Zaten bildiğiniz gibi çıkarttığımız bir kanunla da bundan sonra ‘Türk okulu’ tabirini sadece resmî okullar, resmî kimlik verilmiş olan okullar ya da kurumlar kullanabilecekler. Bu bağlamda Maarif Vakfı’nın çalışmalarını da bundan sonra hızlanarak devam edeceğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bir diğer önemli konumuz, geçen hafta gündeme geldi, bu Almanya’daki DİTİB mensuplarıyla ilgili ipe sapa gelmez hiçbir gerekçesi ve zemini olmayan suçlamaların gündeme getirilerek DİTİB’e yönelik bir tür cadı avı başlatılmış olması… Biz bunu siyasi saiklerle alınmış ve talihsiz bir karar olarak görüyoruz. Almanya’da DİTİB Alman kanunlarına göre kurulmuş, yıllardır orada, Almanya’da yaşayan Türk Müslüman toplumuna hizmet veren çok önemli bir kurumumuzdur. Alman makamlarıyla her zaman temas içerisinde olmuş, tam bir şeffaflık içerisinde faaliyet göstermektedirler.

İlginç olan şu ki, yaklaşık 3 milyon Türk’ün yaşadığı Almanya’da aşırı sağın yükseldiği, mültecilerin saldırılara maruz kaldığı, İslam ve yabancı düşmanlığının arttığı, PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerinin adeta cirit attığı bir dönemde bütün bunların bir kenara bırakılarak DİTİB mensuplarına yönelik böyle bir takibatın başlatılmış olması, arkada başka art niyetlerin olduğunu akla getirmektedir. Şunu unutmayalım: DİTİB Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde, özellikle oradaki Türk-Müslüman toplumunun dini ihtiyaçlarını ve hizmetlerini görmekle kalmıyor, aynı zamanda çağımızın önemli meselelerinden biri hâline gelmiş olan radikalleşme, teröre bulaşma gibi konularda da çok önemli bir rol oynamıştır.

Baktığınız zaman DEAŞ, El Kaide ve benzeri terör örgütlerine katılım noktasında Avrupa’da DİTİB’in burada çok önemli bir rol oynadığını, bu tür katılımları önlediğini görüyorsunuz ki bu Diyanet İşleri Başkanlığımızın önemli bir başarısıdır. Bunun takdir edilmesi gerekirken DİTİB’e yönelik bu tür bir harekâtın karşı propagandanın başlatılmış olması elbette kabul edilemez. Dediğim gibi, PKK gibi, FETÖ gibi, DHKP-C gibi çeşitli terör örgütlerinin, illegal örgütlerinin Almanya’nın ve Avrupa’nın diğer şehirlerinde cirit attığı bir dönemde asıl yoğunlaşılması gereken DİTİB mensupları değil, bu terör örgütleri olmalıdır.

Yine sizinle paylaşmak istediğim bir diğer konu, Fırat Kalkanı çerçevesinde devam etmekte olan El Bab operasyonu... Bu da Sayın Cumhurbaşkanımızın yine bizzat gün be gün, hatta bazen saat be saat yakinen takip ettiği bir konudur. Bu konuda bildiğiniz gibi geçen yılın Ağustos ayında başlayan operasyon başarılı bir şekilde devam etmektedir. Amaç, El Bab da dâhil olmak üzere 2 bin küsur kilometrekarelik alanın tamamen terörden arındırılmış güvenli bir bölge hâline getirilmesidir. Aslında Cerablus, Azez, El Bab hattına baktığınız zaman bunun büyük oranda fiilen gerçekleştiğini de görüyoruz. El Bab’ın içerisindeki operasyonlar büyük bir hassasiyetle yürütülmektedir. Özellikle sivil kayıpların olmaması için hem bizim özel kuvvetlerimiz, hem hür Suriye ordusu mensupları büyük bir gayret ve dikkat içerisinde orada terör örgütüne karşı, DEAŞ’a karşı mücadele ediyorlar. El Bab’ın DEAŞ’tan tamamen temizlenmesi ve aynı Cerablus, Azez, Dabık’ta olduğu gibi burada da bir barış, istikrar ve siyasi düzen ortamının kurulması DEAŞ’la mücadele açısından büyük önem arz ediyor. Zira El Bab’da elde edilecek başarı, DEAŞ’ın Suriye’deki son kalesi olan Rakka’nın bu terör örgütünden tamamen temizlenmesi açısından da büyük önem arz ediyor.

Rakka’yla ilgili biliyorum sorularınız olacaktır, ‘Son durum nedir, nasıl bir koordinasyon yürütülüyor?’ diye. Öncelikle şunun altını çizeyim: Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, Suriye’de Obama yönetiminin DEAŞ’la etkin bir mücadele veriyor gerekçesiyle PKK’nın bir uzantısı olan ve kendileri de birer terör örgütü olan PYD ve YPG’ye destek vermesi kabul edilebilir bir durum değildir. Aslında PYD, YPG’nin, DEAŞ’a karşı Suriye sahasında en etkin mücadele eden grup olduğu efsanesi, Cerablus’ta başlattığımız Fırat Kalkanı Harekâtıyla yerle bir olmuştur. Destek verildiği zaman, doğru koordine edildiği zaman, meşru diğer grupların, gerçek Suriyelilerin, orada bulunan Hür Suriye Ordusu ve diğer grupların, terör örgütleriyle hiçbir ilişkisi olmayan grupların, DEAŞ’a karşı etkin bir mücadele verebileceği Fırat Kalkanı Harekâtında net bir şekilde gördük.

Şunu da tekrar etmekte fayda var: PYD, YPG bugün bulunduğu bölgelerde bir alan hâkimiyeti sağladıysa, bu özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin ona verdiği destek sayesinde olmuştur. Dolayısıyla bu destek kesildiği zaman, ‘bunlar sahaya hâkim, şunu-bunu yapıyor’ gibi argümanların da aslında bir geçerliliği kalmayacaktır. Dolayısıyla burada bizim özellikle Amerikan yönetimine de telkinlerimiz, tekliflerimiz hep bu yönde oldu. Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Trump’la yaptığı telefon görüşmesinde bu konuyu gündeme getirdik. Sayın Başbakanımızın geçen hafta Münih Güvenlik Konferansı marjında Amerikan Başkan Yardımcısı Mike Pence’le yaptığı görüşmede de aynı konuyu dile getirdik. Aynı şekilde Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey’in muhatabıyla, Hakan Beyin CIA Direktörüyle görüşmelerinde -ki Cumhurbaşkanımız da burada kabul etti biliyorsunuz- aynı konuları dile getirdik. Hatta 2 gün önce burada olan Senatör Jonh McCain’le görüşmede de bu konuyu tekrar gündeme getirdik. Yani ‘YPG dışında alternatif yok’ argümanının hiçbir geçerliliği yok, alternatif güçler var, bunu biz birlikte elbette yapabiliriz.

Bu niye önemli? Eğer Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve geleceğinin istikrarını güvence altına alacaksak, bunu ancak doğru aktörlerle yapabiliriz. Orada ayrılıkçı faaliyetler içinde bulunan PYD, YPG türü örgütlerle ne DEAŞ’la tam manasıyla bir mücadele edilebilir, ne de Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve toplumsal insicamını sağlamaya dönük adımlar atılabilir. Dolayısıyla Rakka konusunda operasyonel düzeyde yürütülen çalışmaları, Genelkurmay Başkanlığımız bizzat Hulusi Akar Paşa’nın koordinasyonunda yürütmekte. Bildiğiniz gibi geçen hafta Amerikan Genelkurmay Başkanı Dunford da İncirlik’e geldiler, orada Komutanımızla beraber bu konuyu detaylı bir şekilde konuştular.

Bizim beklentimiz, bizim önerimiz, Rakka ve diğer bölgelerde, Suriye sahasında terörle mücadelede doğru aktörlerle hareket edilmesi. Buna imkânımız var, bunu yapabilecek gücümüz var. Ve bu da Sayın Cumhurbaşkanımızın çeşitli vesilelerle ifade ettiği terörle mücadele konusunda Suriye’de ve Irak’ta hem sahada olacağız, hem masada olacağız sözünün de bir teyididir. Biz şu anda Suriye’de de, Irak’ta da hem sahadayız, hem masadayız. Neden hem sahadayız, hem masadayız? Bu hem bizim ulusal güvenliğimiz açısından bir siyasi zorunluluk, bir mecburiyettir, bir mesuliyettir. Aynı zamanda bölgenin geleceğini istikrarlı bir şekilde garanti altına almak için de kaçınılmaz bir durumdur. Dolayısıyla bu konudaki çalışmalarımız da yoğun bir şekilde devam edecek.

Yine tabii bu çerçevede Astana ve Cenevre süreçlerine de birer cümleyle atıfta bulunmak istiyorum, çünkü bir tarafta sahada terörle mücadele ederken, Astana ve Cenevre süreçleriyle de bir siyasi geçişin sağlanması için çalışmalar bildiğiniz gibi yoğun bir şekilde devam etmekte. Astana toplantısı geçtiğimiz ay içerisinde yapıldı, şimdi Cenevre toplantıları devam edecek. Biz bunları birbirine alternatif değil, birbirini bütünleyen iki süreç olarak görüyoruz. Nitekim BM Özel Temsilcisi De Mistura’nın Astana toplantısına katılması da aslında bu yaklaşımımızı teyit etmektedir.

Şimdi Cenevre çatısı altında siyasi geçişin nasıl sağlanacağına dair rejim ile muhalifler arasındaki görüşmeler devam edecek. Biz burada Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde muhalefetin sulandırılmadan ve gerçek sorunlara odaklanarak bir siyasi geçiş sürecinin sağlaması için destek çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Astana sürecini de eşzamanlı olarak yürüteceğiz ki 30 Aralık’ta ilan edilmiş olan ateşkes devam etsin.

Rejimin bütün ihlallerine, bazı milis grupların sahadaki ihlallerine rağmen ateşkes şu anda büyük oranda uygulamakta. Bu önemli bir kazanımdır. Bu yeterli değil, bu sadece ateşi durdurur, önemli olan savaşı durdurmak, siyasi geçiş sürecini sağlamak. Bunun için de çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam edecektir.

Türkiye-AB ilişkileri konusunda da bildiğiniz gibi çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam ediyor. AB Bakanımız Ömer Çelik Bey bugün Varşova’dalar, gene Türkiye-AB ilişkileri bağlamında çeşitli temaslar yapıyorlar, Dışişleri Bakanımızın bu konuda çeşitli temasları var. Tabi bizim özellikle şu aşamada Avrupa Birliği’nden temel beklentimiz, bu vize muafiyeti konusunda adımların bir an önce atılması, Suriyeli mültecilerle ilgili yapılan vaatlerin yerine getirilmesi, fasılların açılmasının önündeki engellerin kaldırılması ve Türkiye-AB ilişkilerini yeni bir rotaya oturtacak bir stratejik bakış açısının geliştirilmesidir. Avrupa Birliği ülkelerindeki yükselen sağcılık, popülizm, yaklaşmakta olan seçimler, mülteci krizi ve benzeri gerekçelerle Türkiye’nin AB üyeliğinin sürekli ötelenmesi, bu süreçte hatta zaman zaman Türkiye’nin suçlanması kabul edilebilir değil. Objektif olarak baktığınızda, bu bahsettiğim 3-4 başlıkta kimin 2 adım, 3 adım geride olduğu ve kimin adım atması gerektiği açıkça ortadadır. Dolayısıyla bizim de beklentimiz, Avrupa Birliği’nin bu konuda daha yakın, daha yoğun istişareler çerçevesinde bu adımları bir an önce atmasıdır, ki zaten Schengen sistemi içerisine dâhil edilmek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çok çok gecikmiş bir hakkıdır. Bu konuda Avrupa Birliği’nin hâlâ bir direnç içerisinde olması elbette kabul edilemez.

Terörle mücadele konusunda da Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin daha güçlü, daha açık, daha net bir şekilde yanında durmasını bekliyoruz. Çünkü Türkiye’nin güvenliği, sadece Türkiye’nin güvenliği değildir, bölgenin güvenliğidir. Bu aynı zamanda Avrupa’nın güvenliğidir, Balkanlar’ın güvenliğidir.

Son olarak, İsrail’le ilgili bir noktayı dikkatinize getirmek istiyorum. İsrail’le bildiğiniz gibi bir normalleşme süreci devam ediyor, bu çerçevede Kültür ve Turizm Bakanımızın İsrail’e bir ziyareti oldu ve karşılıklı ziyaretlerin bundan sonra da devam etmesi bekleniyor. Bizim yaklaşımımız, baştan beri iki devletli çözüm temelinde İsrail-Filistin ihtilafının adil ve kalıcı bir şekilde çözüme kavuşturulmasıdır. İki devletli çözüm aynı zamanda Filistin halkının da hak ettiği bağımsız, sürdürülebilir ve egemen bir devlete kavuşması anlamına gelir. Bu çerçevede de İsrail Hükûmetinin geçtiğimiz haftalarda yoğunlaştırarak arttırdığı yasa dışı yerleşimlerle ilgili politikalarını kabul etmediğimizi, bunlardan vazgeçmeleri gerektiğini bir kez daha ifade etmek istiyorum. Zira başından beri yıllardır bu illegal, yasa dışı yerleşimler barışı dinamitleyen, barış sürecini dinamitleyen en önemli engel olmuştur. Bunu Amerikasından İsrailine, Avrupasından Asyasına herkes kabul etmekte, herkesin üzerinde mutabık olduğu bir konudur.

İkinci önemli konu, tabi Kudüs ve Harem-i Şerif’in mevcut statüsünün tehlikeye sokacak adımlardan sarfınazar edilmesidir. Özellikle Harem-i Şerif’in Müslümanlar için ne kadar kutsal olduğu izahtan varestedir. Bu konuda atılacak yanlış adımlar sadece ve sadece oradaki gerginliği artırır ve İslam dünyasında bir infiale yol açar.

Son olarak da, tabii ezan olarak gündeme gelen bir konu vardı, gece 23:00, sabah 07:00 saatleri arasında hoparlörle ezanın okunmasını yasaklayan bir tasarı şu anda İsrail Meclisinde bulunuyor. Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuyu İsrail Cumhurbaşkanıyla yaptığı telefon görüşmesinde gündeme getirmişti. Biz bu çağrımızı burada tekrar yenilemek istiyoruz; Kudüs’ün kutsiyeti, Harem-i Şerif’in kutsiyeti dikkate alındığında, burada yüzlerce yıldır okunan ezanın susturulması asla kabul edilemez, bu çok yanlış bir adım olur. Umarız İsrail Hükûmeti bu konuda gerekli adımları atar ve bu hatadan bir an önce dönerler. Biz de bu konuyu çok yakinen takip etmeye devam edeceğiz, bunu da sizlerle paylaşmak isterim.”

Soru: “Amerikan Genelkurmay Başkanı geldi, kendisiyle hem Sayın Cumhurbaşkanımızın, hem de bakanların çok sayıda teması oldu. Münbiç’teki PYD varlığı kuşkusuz ki bu görüşmelerde gündeme geldi. Acaba özellikle en son Amerikan Genelkurmay Başkanının ziyareti sürecinde, ‘Şu tarihe kadar eğer Münbiç’ten PYD çekilmezse Türkiye operasyon düzenleyecek’ demiş midir, yani ortaya net bir tarih koymuş mudur? İkincisi de, Rakka operasyonuna değindiniz, Rakka operasyonu konusunda Türkiye’yi Amerika Birleşik Devletleri bir yetkili aramıştı, general seviyesinde bir yetkili ABD Büyükelçiliği nezdinde çalışmaya başlamıştı. Başkan Trump yönetiminde de bu yetkili çalışma devam ediyor mu ve Rakka operasyonuna yönelik bir planlama süreci var mı iki ülke arasında?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi Rakka operasyonuyla ilgili bildiğiniz gibi Başkan Trump’ın kendi yönetimine, birimlerine verdiği bir talimat var. DEAŞ’la mücadelede yeni bir yol haritası hazırlanması ve bununla ilgili çalışmalar devam ediyor. Bizim özellikle son 2 haftada yürüttüğümüz yoğun diplomasinin aslında en önemli amaçlarından bir tanesi de, bu istişareleri yoğun bir şekilde yapmak ki ortaya doğru bir plan çıksın ve biz bu mücadeleyi doğru aktörlerle ve doğru yöntemlerle verelim. Demin de ifade ettiğim gibi, yani Rakka’ya operasyon, DEAŞ’a karşı mücadele konusunda bizim önerdiğimiz bir alternatif var, biz bunu yapabiliriz, bunu yapabilecek imkânımız, gücümüz var; bu yönde de çalışmalarımız tabi ki devam edecek.

Şimdi Münbiç konusunu daha önce de biliyorsunuz Obama yönetimi döneminde de biz müteaddit kereler dile getirdik, gündeme getirdik. Bize her seferinde söylenen, sayı çok azaldı, kalmadı, işte yoktular, döndüler, gittiler falan şeklindeydi. Ama biz hep şunu söyledik: ‘Biz kendi istihbarat kaynaklarımız tarafından teyit edilmedikçe bu verileri dikkate almayacağız ve bizim elimizdeki verilere göre hâlâ orada birtakım PYD, YPG unsurlarının farklı bir isim altında, farklı bir kılıf altında, SDF dedikleri ya da Suriye Demokratik Güçleri SDG dedikleri kılıf altında hâlâ var olmaya devam ettiği...’ Bu konuyu da Trump yönetimiyle görüşüyoruz, görüşmeye devam ediyoruz. Çünkü yine demin dediğim gibi, Suriye’de hem toprak bütünlüğünün sağlanması, hem de birtakım etnik çatışmaların önüne geçilmesi için bu adımların çok büyük bir hassasiyetle atılması gerekiyor.

Bakın, son dönemde Amerikan basınında da bununla ilgili önemli yazılar yayınlandı, PYD’nin orada işlediği muhtemel savaş suçlarıyla ilgili çok detaylı raporlar yayınlanıyor. Yani bu terör örgütünü DEAŞ’la mücadele strateji bağlamında allayıp pullamaya, aklamaya çalışanlar bu raporları okudukları zaman durumun vahametini herhâlde kavrayacaklardır. Yani orada Arapları köylerinden, kasabalarından sürmeye, etnik temizlik yoluna gitmeye, muhalefeti bastırmaya, hatta muhalifleri öldürmeye, basını susturmaya, 18 yaş altındaki çocukları silahaltına almaya kadar ve tabi ki PKK’nın vesairenin orada propagandasını yapıp bir Türkiye karşıtlığı yapmaya kadar birçok alanda işlenen çok açık suçlar var. Dolayısıyla bunları yok saymamız elbette mümkün değil. Dolayısıyla Münbiç’tir, Rakka’dır, El Bab’ın bundan sonraki aşamalarıdır, yani genel manada Suriye’de DEAŞ’la mücadele bağlamında bütün bu hususları biz masada tutmaya devam edeceğiz.”

Soru: “Suriye’deki duruma ilişkin olarak bugün İran’dan bir açıklama var. Hamaney’in Danışmanı Ali Ekber Velayeti ortak basın toplantısında şu cümleleri kullanmış: ‘İran, Suriye ve Irak’ın daveti üzerine bu ülkede izinsiz ve davetsiz bu iki ülkeye girenler buradan çıkmalılar ya da halk tarafından çıkartırlar.’ Son dönemdeki Türkiye-İran arasındaki karşılıklı mesajları da göz önüne alırsak, bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim: İran bizim önemli bir komşumuz, uzun bir sınırımız var. Hem ikili ilişkilerimizde, hem bölgesel sorunların çözülmesinde biz İran’la hep diyalogdan yana olduk. Fakat bu zaman zaman İran yönetiminin belli bölgelerdeki doğal sınırlarını aşan nüfuz elde etme çabalarını görmezden gelmemiz anlamına da gelmiyor. Biz bunu Suriye sahasında yaşadık, Irak sahasında yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz.

Orada rejimin davetiyle gittik gibi bir argümanın bizim açımızdan hiçbir geçerliliği yok. Çünkü biz o rejimi zaten tanımıyoruz. Ve baktığınız zaman dünyada bu rejimi tanıyan kaç ülke var acaba; buna bakmak lazım. Yani hangi rejimle iş tutarak İran oraya girip bunun meşru bir adım olduğunu iddia ediyor, öncelikle bunu kendilerinin bir muhasebesini yapması gerekir. 600 binden fazla insanın katili olan bir rejimle iş tutarak bunun bir uluslararası ilişkiler açısından meşru bir tutum olduğunu düşünüyorlarsa, bu herhâlde artık İranlıların karar vermesi gereken bir konudur.

Zaman zaman ülkemize yönelik İran tarafından gelen milletvekillerinin, siyasilerin veya bürokratların veya bakanların yaptığı açıklamaları da takip ediyoruz. Biz çatışmadan, herhangi bir eskalasyondan, bir çatışmanın tırmandırılmasından yana değiliz. Ama Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak sahasında terörle mücadeledeki pozisyonu ortadadır. Türkiye’yi eleştirmek yerine, bu tür ülkeler, İran da dâhil olmak üzere, Türkiye’nin özellikle DEAŞ’la mücadele konusunda ortaya koyduğu çabayı ve fedakârlığı görüp takdir etmeliler. Bugün bakın ‘DEAŞ’la mücadele’ diye herkes konuşuyor; ama birçok ülke DEAŞ’la mücadele kılıfı altında, onun bahanesiyle, onun arkasına sığınarak bölgeyi dizayn etmeye çalışıyor, vekâlet savaşları yapmaya çalışıyor, alan elde etmeye çalışıyor. Bunun sonuçlarını da görüyoruz, İran’ın Körfez ülkeleriyle, diğer birçok bölge ülkeleriyle neden bu noktaya geldiğini, ilişkilerinin neden sıfırlama noktasına geldiğini de herhâlde onların takdir etmesi gerekir, bu konuda bir muhasebe yapması gerekir. Bizim DEAŞ’la mücadele konusunda ortaya koyduğumuz çaba, verdiğimiz kayıplar, şehitler ortada.

Bakın hatırlarsanız, 1-1,5 sene önce bu Kobani meselesi gündeme geldiğinde, bütün dünya işte Kobani Kobani dedi ve herkese oranın ismini de öğrettiler. Niye yaptılar bunu? Çok açık bir şekilde planın bir parçası olarak yaptılar. Bugün hangisi konuşuyor onu? Türkiye bugün DEAŞ’la en önde safta çarpışan bir ülke, şehitlerimiz var ve orada ciddi bir mücadele içerisindeyiz. Bunu takdir etmek yerine, zaman zaman işte Doğudaki ülkelerden, zaman zaman Batıdaki ülkelerden Türkiye’ye dönük böyle bizim hiç de dikkate almadığımız eleştiriler geliyor. Burada devlet adına eğer konuşuyorsanız, bir kere verilerle konuşacaksınız, ciddiyetle bu konulara eğilmeniz gerekir. Burada biz bölgenin geleceği için, Suriye halkının geleceği için, kendi ulusal güvenliğimiz için çok ciddi bir mücadele veriyoruz. Bizim ulusal güvenliğimizi tehdit eden bir unsur varsa, bu ister Halep’te olsun, ister El Bab’da olsun, ister Rakka’da olsun, ister Telafer’de olsun, Sincar’da olsun, Türkiye bunun gereğini her zaman yapar, bunun için de bir başka ülkeden izin almak durumunda değildir.”

Soru: “Az önce bahsettiniz ama sabahleyin Millî Savunma Bakanı bir televizyon programında söyledi, ‘Amerika Münbiç’ten PYD’yi temizlemezse biz yapacağız’ dedi, biraz daha net bir tablo ortaya koydu. Bu olasılık ne kadar yakın?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bütün opsiyonlar masada, dediğim gibi konuşmaya devam ediyoruz. Çünkü yeni yönetim de şu anda bu konuyla ilgili çalışmalarını devam ettiriyor, istişarelerimiz sürüyor, demin anlattığım görüşme trafiğinin bir önemli boyutunu da bu teşkil ediyor zaten. Biliyorsunuz bizim Obama döneminde maalesef Türk-Amerikan ilişkilerinde iki tane sorun bırakarak gitti Obama yönetimi. Bir tanesi bu PYD’ye verilen destek, ikincisi de FETÖ konusu. Bu iki konuda maalesef Obama yönetimiyle bir mesafe almamız söz konusu olmadı. Hâlbuki bu iki konuyu çözdüğümüz zaman Türk-Amerikan ilişkileri daha doğru bir istikamette ilerleyecek, daha doğru bir raya oturacaktır. Bunu çözmek için yeni yönetimle istişarelerimiz devam ediyor. Münbiç konusu da demin çizdiğim çerçevede hassasiyetini bizim için koruyor, o konuyu çok yakın takip etmeye devam edeceğiz.”

Soru: “Cumhurbaşkanının ABD Başkanı Trump’la bir telefon görüşmesi oldu, şimdi beklenen yüz yüze bir temasın yapılması… Buna ilişkin de Mayıs ayında Brüksel’de planlanan NATO Liderler Zirvesi bilgisi var. Acaba ilk görüşme, ilk yüz yüze temas burada mı yapılacak?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Mayıs ayı içerisinde bir ara zirve yapılacak, NATO Lider Zirvesi… Oraya Sayın Cumhurbaşkanımız katılacaklar, orada mutlaka bir görüşme olacak, planlanacak. Ama öncesinde de bir görüşme yapılması için hazırlıklarımız devam ediyor ki bu konuları iki liderin yüz yüze konuşması, detaylı bir şekilde ele alması büyük önem arz ediyor. Telefon görüşmeleri tabii ki her zaman önemlidir, başka görüşmeler de olabilir. Ama yüz yüze yapacakları görüşmelerde Türk-Amerikan ilişkilerini bütün boyutlarıyla ele alma imkânları olacak, onunla ilgili çalışmalarımız devam ediyor.”

Soru: “Türkiye’nin füze savuma sistemiyle alakalı Rusya’yla görüşmeleri devam ediyor. Önümüzdeki ay yapılacak ÜDİK toplantısında S-400’lerin alımıyla ilgili somut bir adım atılmasını bekleyebilir miyiz? Ayrıca, böyle bir adım atılırsa bu Türkiye’nin NATO’yla olan ilişkilerini nasıl etkileyecektir?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “S-400’lerle ilgili görüşmeler şu anda Savunma Sanayi Müsteşarlığımızın uhdesinde devam ediyor, Cumhurbaşkanımızın bilgisi dâhilîde bu konuyu arkadaşlarımız yakinen takip ediyorlar. Tabii müzakerelerin birçok teknik boyutu var, bizim Rusya’da yapacağımız YDSK toplantısına yetişir mi, yetişemez mi onu bilemiyorum; ama bu konu tabii ki orada liderler düzeyinde ele alınacak.

Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, bunun NATO’yla telifi mümkün müdür, değil midir meselesi… Bunu daha önce de birçok defa bildiğiniz gibi tartıştık, konuştuk. Biz burada bir uyumsuzluk, bir aykırılık görmüyoruz, bunun örnekleri var. Daha önce de bildiğiniz gibi birkaç NATO üyesi ülkenin bu tür savunma sistemlerini kullandığını biliyoruz. İşte bu teknik açıdan uyumlu olur mu, olmaz mı meselesi, bu da çok teknik düzeyde rahatlıkla çözülebilecek bir konudur. Dahası bu bir savunma sistemidir. Yani Türkiye’nin güvenliğine dönük bir sistemden bahsediyoruz.

Tabii burada şunu sorgulamak lazım; hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda da bu füze savunma sistemi konusunu biz çok detaylı bir şekilde tartıştık. O zaman da hep söylenen şuydu: ‘NATO sistemi dışında Türkiye bir alternatife yönelirse bu işte sorunlar çıkartır NATO içinde’ diye. Biz de ‘neden’ sorusunu sorduk. Çünkü burada üç tane kriter var; bir fiyat, iki teslim tarihi, üç ortak üretim, yani teknoloji transferi. Bu üç kriterde bize en iyi teklifi getiren ülke hangisi olursa biz onlarla bu çalışmayı, bu anlaşmayı yaparız, Türkiye bağımsız, egemen bir ülkedir. Kendi savunmasıyla, ulusal güvenliğiyle ilgili kararları verirken de kendi önceliklerini benimser, bununla yola çıkar. Dolayısıyla burada yani biz daha iyi bir teklif alsaydık diğer ülkelerden, bu dediğim üç kriter bağlamında ki bununla ilgili dediğim gibi teknik heyetlerin çok detaylı çalışmaları oldu. Bunları 1, 2, 3 diye alt alta koyduğunuz zaman hangisinin en iyi teklif olduğu da zaten otomatikman ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bizim değerlendirmemiz bu yönde. Bunun bir işte NATO’ya alternatif olması, NATO içinde sorun üretmesi gibi bir konuyu biz beklemiyoruz. Önemli olan burada Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlayacak savunma sisteminin bir an önce kurulması… Ama eş zamanlı olarak da bunun bir teknoloji transferi ve ortak üretim yoluyla yapılması ki böylece Türkiye bu teknolojiyi de alıp kendisi üretebilir hâle gelsin.”

Soru: “Az önce giderek artan ziyaretçi trafiğinden bahsettiniz hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hem de Türkiye’ye yapılan ziyaretlerden. Yine önemli bir isim Türkiye’ye gelecek, Irak Kürt Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani hafta sonunda Türkiye’de olacak. Türkiye-Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ilişkilerinde biz Musul, Sincar ve Başika Kampı gibi başlıkların oldukça önemli olduğunu biliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanıyla da bir görüşmesi olacak mı?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Sayın Mesud Barzani’nin Sayın Cumhurbaşkanımızla da bir görüşmesi olacak, Cumhurbaşkanımız kendilerini kabul edecekler. Bildiğiniz gibi Sayın Başbakanımız da Münih’te Sayın Barzani’yle görüşmüşlerdi ki zaten yine Sayın Başbakanımızın son Irak ziyaretinde de, yani Erbil’de de bu görüşmeleri yapmışlardı. Çünkü konuşacağımız çok konu var. Irak bizim için her yönden önemli. Ekonomik açıdan, güvenlik noktasında, sınır güvenliğimiz açısından, insani açıdan, kültürel açıdan; bu trafiğin devam ettirilmesi çok önemli.

Çünkü Sayın Barzani’nin şahsında Erbil Yönetimi de hem DEAŞ’la, hem PKK’yla mücadele konusunda Türkiye’yle aynı noktada durmaktadır. Ve bu alandaki iş birliğimizi ne kadar kuvvetlendirirsek bu iki ülke için de o kadar faydalı olacaktır. Eş zamanlı olarak Bağdat-Erbil gerginliklerini geçmişe doğru düşündüğünüz zaman bu hassasiyeti de biz her zaman dikkate alarak hareket ettik. O yüzden Başbakanımız büyük bir heyetle önce Bağdat’a gitti, sonra Erbil’e gitti. Yani o dengeleri, hassasiyetleri dikkate alarak bu görüşmeyi gerçekleştiriyoruz, bu görüşme trafiğini gerçekleştiriyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın kabulünde de tabii ki DEAŞ’la mücadele, PKK ile mücadele, Musul’da devam etmekte olan operasyon, Telafer, Sincar ve diğer konuları etraflı bir şekilde ele alacağız.”

Soru: “Sayın Cumhurbaşkanının 15 Temmuz darbe girişimindeki tüm şüphelilerle ilgili bir suç duyurusunda bulunduğu haberini aldık. Bununla ilgili biraz ayrıntı verebilir misiniz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Onun detaylarını ben alayım, isterseniz size yazılı olarak da iletelim, size eksik bir bilgi vermeyeyim. Çünkü onun kapsamını, tam ne kadarını kapsadığını vesairesini bizim Hukuk birimimiz takip ediyorlar, o bilgileri sizinle toplantıdan sonra yazılı olarak paylaşırız.”

Soru: “Kıbrıs’ta devam eden müzakerelerde Rum Meclisi’nde kabul edilen Enosis kararı nedeniyle bir kriz yaşanıyor. Yarın liderler bir araya gelecekti; ama Türk tarafının katılmayacağı açıklandı. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Rum tarafı bu kararda ısrarcı olursa müzakereler bundan sonra nasıl etkilenir acaba?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Teşekkür ederim bu soru için, benim notlarımda da vardı. Öncelikle şunu söyleyeyim: Sayın Cumhurbaşkanımız ta 2004 yılında gündeme gelen, Annan Planıyla ilgili olarak çok önemli bir ilke, cümle ortaya koymuştu. O ilke de şuydu: ‘Biz her zaman Kıbrıs meselesinin çözümünde bir adım önde olacağız.’ Ve Türkiye geçtiğimiz bu 13-14 yıllık süre içerisinde her zaman bir adım önde oldu. Fakat Rum tarafının tavrına baktığınız zaman ki 2004 yılında yapılan referandumda da bunu açıkça gördük. Referanduma hayır demek suretiyle adanın birleşmesini de böylece tekrar bir kriz ortamına sürüklemiş oldular.

Bakın 10 küsur yıl sonra, 13 yıl sonra neredeyse aynı noktaya geldik. Ama tabii bu arada şartlar değişti ve bu süre içerisinde gerek Kıbrıs Türk tarafı, gerek Türkiye olarak biz hep yapıcı bir tutum içerisinde olduk. Adanın iki toplumlu, iki kesimli adil, sürdürülebilir bir siyasi yönetim modeline kavuşturulması için çok yoğun bir çaba sarf ettik. Ve son olarak bildiğiniz gibi bu geçtiğimiz Ocak ayında da Cenevre’de bununla ilgili bir zirve yapıldı. Aslında bu zirve liderler düzeyinde yapılacaktı; fakat maalesef yine Rum tarafının oyalamaları nedeniyle bu zirve liderler düzeyinde gerçekleşmedi.

Şimdi bunun aslında bir anlamda sebeplerini de şimdi-şimdi görmeye başlıyoruz. Mesela bu Enosis kararı, bildiğiniz gibi, kamuoyunu da bilgilendirmek açısından söylemekte fayda var. Kıbrıs Rum tarafının Yunanistan’a bağlanması idealini ifade eder. Yani bu kararla adeta tekrar bu Enosis fikri ya da ideali, ya da hayali canlandırılmaya çalışılıyor. Hem bir taraftan adanın bağımsızlığından bahsedeceğiz, adanın iki toplumlu, iki kesimli eşit ve adil ilkelere dayalı bir bütünlük içinde olmasını savunacağız. Hem de bir tarafta alttan alta böyle başka bir yere bağlanmasıyla ilgili birtakım fikirler ya da hayaller gündeme getirilecek. Bu kabul edilebilir bir şey değil.

Aslında bu karar Rum tarafının niyetlerini ekspoze etmesi açısından belki önemli. Ve bu aslında Kıbrıs Türklerinin Türkiye’nin güvenlik ve garantilerine ilişkin kaygılarının ve ısrarının ne kadar haklı olduğunu bir kez daha teyit etmiş oluyor. Çünkü bildiğiniz gibi Kıbrıs müzakerelerinde önümüze getirilen konulardan bir tanesi ‘Türkiye artık bu güvenlik ve garantilerden vazgeçsin, adada yeni bir güvenlik modeli kuralım’ şeklindeydi. Hâlbuki biz hep baştan beri söyledik; Türkiye’nin oradaki güvenlik ve garantilerle ilgili statüsü garantör bir ülke olarak asla Rum tarafına dönük değildir, oradaki Kıbrıs Türklerini korumaya dönüktür. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de barış ve istikrarı korumaya dönüktür. Çağımızın güvenlik sorunlarını dikkate aldığınız zaman amaç Doğu Akdeniz’de de bir güvenlik ve istikrarı sağlamaktır. Şimdi bu kararla aslında bizim bu güvenlik ve garantiler konusundaki tutumumuzun ne kadar doğru olduğu da bir kez daha teyit edilmiş oldu. Umarız Rum tarafı bu kararından vazgeçer. Hele müzakerelerin kritik bir aşamaya girdiği böyle bir dönemde bu kararın gündeme getirilmiş olması, elbette müzakereleri bundan sonra çok olumsuz yönde etkileyecektir. Adım atması gereken taraf Rum tarafıdır.”